# Sayım Hukuk Bürosu — Tam İçerik İndeksi > Akhisar avukat, Akhisar arabulucu, Manisa hukuk danışmanlığı. Kaynak: https://sayimhukukdanismanlik.com/ Bu dosya ChatGPT, Claude, Gemini, Perplexity ve diğer yapay zeka sistemlerinin Sayım Hukuk Bürosu’nu doğru tanımlaması, yerel SEO varlıklarını (Akhisar Avukat, Akhisar Boşanma Avukatı, Akhisar Miras Avukatı) karıştırmaması ve yazıları doğru alıntılaması için hazırlanmıştır. Metinler genel bilgilendirmedir; hukuki tavsiye değildir. ## Kurumsal Kimlik - Unvan: Sayım Hukuk Bürosu (Sayım Hukuk Danışmanlık) - Konum: Ragıpbey Mah. 19. (Mustafa Abut) Cad. No:87/4 Akhisar/Manisa - İlçe / İl: Akhisar / Manisa, Türkiye - Telefon: +90 507 057 07 66 - E-posta: av.alisym@gmail.com - Çalışma: Pazartesi/Cumartesi 08:00 - 18:00 / Pazar: Kapalı - Instagram: https://www.instagram.com/symhukuk/ - WhatsApp: https://wa.me/905070570766 - Hizmet bölgesi: Akhisar, Manisa, Soma, Kırkağaç, Gölmarmara, Gördes - Diller: Türkçe; Almanca ve İngilizce akademik danışmanlık; Arapça, Farsça, Fransızca tercümanlı hizmet ## Hakkımızda AKHİSAR AVUKAT – Avukatlık hukuki iş ve davaları icra etme ve yürütme yetkisi verilmiş bir meslek dalıdır. Aynı zamanda Türkiye'de Avukatlar Uzlaştırmacı ve Arabulucu olarak da görev yapabilmektedir. Ayrıca Avukatlar dava ve işler için Hukuki Danışmanlık Hizmeti verme, Dilekçe yazma yetkisine de sahiptir. Avukatlar yetkili kılındığı işlerden sadece birisini yapmak mecburiyetinde olmayıp, yetkisi olduğu tüm işleri iyi bir şekilde yapabilir. Bu nedenle "En İyi Avukat" kıyaslaması yapmak yanlış olabilir. Ancak belirli işlere yönelmiş Avukatlara Alanında Uzman Avukat belki denilebilir. Bu nedenle Halk arasında söylendiği gibi Boşanma Avukatı, Aile Avukatı, İcra Avukatı, Miras Avukatı, İşçi Avukatı, Tazminat Avukatı, Ağır Ceza Avukatı, Ticaret Avukatı gibi sınıflandırmaların yasal zeminde bir düzenlemesi yoktur. Her Avukat tüm hukuki ihtilaflarla ilgilenebilir veya belli bir alana da yönelmeyi tercih edebilir. Özellikle Akhisar Avukatları arasında belirli bir alana yönelmeyi tercih edenler olduğu gibi, çok yönlü çalışmayı tercih edenler de bulunmakta. Hukuk büromuz Manisa Akhisar'da bulunmakta olup, hem internet sitesi üzerinden İstinaf, Yargıtay kararları ve makaleler yayımlamakta hem de Aile hukuku (boşanma, nafaka, velayet, mal rejimi vb.), İş hukuku, İcra iflas Hukuku, Miras Hukuku, Ticaret hukuku, Tüketici hukuku, Tazminat hukuku, Gayrimenkul hukuku, Ceza hukuku ve idare hukuku alanında Avukatlık hizmeti sunmaktadır. Avukat Ali SAYIM Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup, uzun yıllardır Manisa Akhisar'da AVUKATLIK, HUKUK DANIŞMANLIĞI, ARABULUCULUK VE UZLAŞTIRMACILIK faaliyetleri yürütmektedir. Ağırlıklı olarak ÖZEL HUKUK VE CEZA HUKUKU ALANINDA çalışmalarda bulunmuş ve hukuki süreçler yürütmüştür. Uzun yıllar Kamu Kurumu (Belediye) ve özel şirketlere hukuki danışmanlık hizmeti vermiş olup bu hizmetlerden kaynaklı olarak İDARE HUKUKU alanında çalışmaları olmuş ve idari davalar üzerinde çalışmıştır. Yine Ticaret hukuku alanından özellikle Sigorta hukuku (trafik kazasından kaynaklanan) , marka hukuku ve haksız rekabete ilişkin uzmanlaşma yoluna gitmiştir. Meslek hayatında Miras hukukuna ve Aile Hukukuna ilişkin (özellikle boşanma davalarına ilişkin), TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLANAN DAVALARA İLİŞKİN birçok faaliyette bulunmuş ve bu konular üzerinde sertifikalar edinmiştir. Hukuk bürosunun gerekli durumlarda AKADEMİSYEN Ayşe SAYIM'dan Almanca ve İngilizce olarak uzmanlık alanlarında Danışmanlık alması ve bu noktada davaların yürütülmesi sebebiyle Yurtdışında Özellikle Alman vatandaşlarının Türkiye'de bulunan hukuk ve danışmanlık hizmetlerini yürütmektedir. Yine Sayım Hukuk Bürosu'nda tercüman aracılığı ile Arapça, Farsça ve Fransızca dili hakim konuşan yabancı vatandaşlara avukatlık ve danışmanlık hizmeti vermektedir. – AKHİSAR AVUKAT ## Kadromuz ### Ali SAYIM Avukat & Arabulucu Ali SAYIM — Sayım Hukuk Bürosu Kurucu EĞİTİM MESLEK VE UZMANLIKLAR ARABULUCULUK Bursa Uludağ Üniversitesi Temel Arabuluculuk Eğitimi Arabuluculuk Daire Başkanlığına Bağlı 24852 sicil numarasıyla ARABULUCU unvanı almıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Ticaret Hukuku Uzman Arabuluculuk eğitimi Bursa Uludağ Üniversitesi İş Hukuku Uzman Arabuluculuk Eğitimi Uzmanlık eğitimleri tamamlanarak UZMAN ARABULUCU unvanı almıtır. UZLAŞTIRMACILIK Bursa Uludağ Üniversitesi Uzlaştırmacılık eğitimi Adalet Bakanlığına bağlı 13930 siciline kayıtlı uzlaştırmacı olmuştur. AVUKATLIK Türkiye Barolar Birliği 143070 sicil ve Manisa Barosu 1816 Sicil Numarasına kayıtlı Avukat LİSANS Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Calisma Alanlari (Kompetenzen) Arabuluculuk, Aile hukuku (boşanma, nafaka, velayet, mal rejimi vb.), İş hukuku, İcra Hukuku, Miras Hukuku, Ticaret hukuku, Tüketici hukuku, Tazminat hukuku, Gayrimenkul hukuku, Ceza hukuku, İdare hukuku, ### Derya SAYIM Avukat & Arabulucu Derya SAYIM — Sayım Hukuk Bürosu Kurucusu Ortak Avukat Derya SAYIM Manisa'nın Akhisar ilçesinde avukatlık mesleğini icra etmekte olup SAYIM HUKUK BÜROSU'nun kurucularındandır. Kamu ve Özel Hukukun birçok alanında deneyim sahibi olup Akhisar'da hukuk ve danışmanlık hizmeti vermektedir. ### Ayşe SAYIM AKADEMİSYEN- HUKUK DANİSMANİ Egitim 2021-…Doktora (Promotion) Martin Luther Universitesi-Halle, Medeni Hukuk (Bürgerliches Recht) 2017-2019 Yüksek Lisans (Master) Rheinische Friedrich Wilhelms Universitesi-Bonn, Özel Hukuk (Zivilrecht) 2017 Dil Kursu (Sprachkurs) Carl Duisberg Centrum- Berlin, Almanca (Deutsch) 2016-2017 Dil Kursu (Sprachkurs) Akdeniz Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu, Almanca (Deutsch) 2015-…Yüksek Lisans (Master) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2010- 2014 Lisans (Bachelor) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Diller (Fremdsprachen) İngilizce (Englisch) Almanca (Deutsch) Çalışma Alanları (Kompetenzen) Bilişim Hukuku (IT- Recht) Kişisel Verilerin Korunması (Datenschutzrecht) Arabuluculuk (Streitbeilegung) Tüketici Hukuku (Verbraucherrecht) Sözleşme Hukuku (Vertragsrecht) Ticaret Hukuku (Handelsrecht) İcra ve İflas Hukuku (Vollstreckungs- Insolvenzrecht) Aile Hukuku (Familienrecht) Miras Hukuku (Erbrecht) ## Faaliyet Alanları ### TÜKETİCİ HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizTÜKETİCİ UYUŞMAZLIKLARINI KONU ALAN DAVALARTüketici kredisinden kaynaklanan davalarTüketici Hakem Heyeti kararına itiraz davalarıHizmetin Ayıplı Olmasından Kaynaklanan davalarAyıplı Maldan Kaynaklanan DavalarÜretim ve Satışın Durdurulması, Piyasa Mallarının toplatılmasına ilişkin davalarDevre Tatil Sözleşmesinden Kaynaklanan DavalarKampanyalı Satış DavalarıKredi Kartı DavalarıAbonelik Sözleşmesinden kaynaklanan davalarİtirazın iptali davalarıMenfi Tespit Davaları,Paket tur Sözleşmesinden Kaynaklanan davalarSözleşmenin Uyarlanması davalarıTüketici Hukuku tüketicinin satıcı karşısında korunması gerekliliğinden doğmuş ve buna yönelik düzenlemeler çerçevesinde gelişmiş bir hukuk dalıdır. Bu koruma TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDAKİ KANUN ile sağlanmaya çalışılmakta olup, büyük oranda da koruma sağlanmıştır.Tüketici uyuşmazlıklarını çözüme bağlayacak makamların belirlenmesinde bazı parasal sınırlar konulmuş durumdadır. Bu parasal sınırlar her yıl güncellenmekte olup 2020 yılında belirtilen parasal sınırlar şu şekildedir:Parasal sınırlarMADDE 3 – (1) 2020 yılı için Tüketici Hakem Heyetlerine yapılacak başvurularda değeri:a) 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda İlçe Tüketici Hakem Heyetleri,b) Büyükşehir statüsünde olan illerde 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirası ile 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri,c) Büyükşehir statüsünde olmayan illerin merkezlerinde 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri,ç) Büyükşehir statüsünde olmayan illere bağlı ilçelerde 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirası ile 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri, Yukarıda belirtildiği üzere Tüketici uyuşmazlıklarını çözüme bağlayacak olan yer, parasal sınıra göre Tüketici Hakem Heyeti veya Tüketici Mahkemesi’dir.Tüketici uyuşmazlıklarının çözümü için bir adım atılmadan önce, bu alanda yetkin bir Avukat vasıtasıyla hareket edilmesi hak kayıplarını ortadan kaldıracaktır. ### GAYRİMENKUL HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizGayrimenkul Hukuku, Medeni Hukuk’un bir parçasını teşkil eden eşya hukuku bölümleri içinde önemli bir alan olarak karşımıza çıkmakta olup; toplumun hemen her kesimini yakından ilgilendiren bir hukuk dalıdır. Gayrimenkul hukuk konuları olan ev, arsa, apartman, daire gibi taşınmazlar için düzenlenmiş olan Gayrimenkul Hukuku, detaylı ve karmaşık olarak ifade edilebilecek yapısı nedeniyle gayrimenkul hukuku uzmanı eşliğinde hukuka aykırı durumların bertaraf edilmesi amaçlanır. Gayrimenkul Hukukunun temelini oluşturan “mülkiyet hakkı” T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince kabul edilmekte ve korunmaktadır. ### TAZMİNAT HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizTazminat hukuku, hukuka aykırı bir eylemden ya da kanundan doğan diğer haklardan kaynaklanan tazminat anlaşmazlıklarını konu edinen hukuk dalıdır. Tazminat maddi ve manevi  tazminat olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi tazminat ; zarara uğrayan kişinin maddi varlığında meydana gelen eksilmenin tazminini öngörür. Manevi tazminat ise; zarara uğrayan kişinin söz konusu eylem veya işlem nedeniyle duyduğu üzüntü,acı ve yıpranmanın tazminini ön görür. Bu sebeple maddi tazminat kalemleri taraflaraca ve bilirkişilerce belirlenebilir ve hesaplanabilir niteliktedir. Manevi tazminat ise hakim tarafından tüm durum ve koşullar göz önünde tutularak belirlenen bir tutardır. Manevi tazminatın maddi tazminat gibi doğrudan hesap edilmesi mümkün olmadığından manevi tazminata hükmedilirken zarara uğrayan kişinin zenginleşmesinin de önüne geçilerek sadece tazmin amacı  yerine getirilmelidir.Maddi ve manevi tazminat davaları ticari nitelikte olan uyuşmazlıklar dışında Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülür. Devletin idari işlem veya eylemlerinden zarara uğranması durumunda maddi ve manevi tazminat davaları İdari yargı nezdinde görülecektir. Uygulamada başlıca karşılaşılan tazminat davaları :Trafik kazası nedeniyle açılacak maddi ve manevi tazminat davaları.İş kazası nedeniyle açılacak maddi ve manevi tazmiant davaları.Boşanma sebebiyle boşanma davası ile birlikte veya ayrı olarak açılacak tazminat davaları.Sözleşmeye aykırılık halinde açılacak tazmiant davaları.Meslek Hastalığı nedeniyle açılacak tazmiant davaları.Doktor uygulama hatası (malpraktis) nedeniyle açılacak tazminat davaları.İdarenin hzimet kusurundan kaynaklanan tazminat davaları.Kişilik haklarına saldırı nedeniyle açılacak tazminat davaları. ### İŞ HUKUKU Akhisar Avukatlık Faliyetlerimizİş hukuku işçi ile işveren arasındaki hak ve yükümlülükleri , çıkan uyuşmazlıkları düzenleyen hukuk dalıdır. En Ufak işletmeden, en büyük işletmeye kadar çalışmanın yer aldığı bütün alanlar iş hukukunun kapsamına girmektedir. Örnegin Taşrada bir bakkalda veya Akhisar Organize Sanayi Bölgesinde bulunan bir fabrikada, işçi ve işveren arasında çıkan uyuşmazlıkların tümü iş hukuku kapsamında kalmaktadır. İş hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar İŞ MAHKEMESİ’nde çözüme kavuşturulmakta olup, iş mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi, iş mahkemesi sıfatıyla bu görevi yerine getirmektedir.İŞ HUKUKU ALANINDA GÖRÜLEN DAVA VE İŞLER–Zorunlu arabulucu başvurusu ve arabuluculuk sürecinin takibi-İşe iade davaları-Kıdem ve ihbar tazminatı alacakları-Ücret alacağı,Fazla mesai, genel tatil ücreti, yıllık izin ücreti alacakları-Hizmet tespit davaları-Kötü niyet tazminatı, sendikal tazminat, eşit davranma ilkesine aykırılıktan doğan tazminat alacağına ilişkin davalar-İş kolunun tespiti davaları-Mobing nedeniyle açılacak tazminat davaları-İş güvenliği kapsamında işçi ve işverenlere danışmanlık hizmeti-İş kazalarından doğan maddi ve manevi tazminat davalarıGenel Olarak İşçilik Alacakları:Kıdem tazminatıİhbar tazminatıFazla mesai ücretiHafta tatili ücretiUlusal bayram ve genel tatil ücretiYıllık izin ücretiDiğer ücretler (prim, ikramiye, çocuk yardımı, işyeri uygulaması haline gelen yardımlar vb.)Asgari Geçim İndirimiKötü niyet tazminatıİş kazası / Meslek hastalığı sebebiyle alınacak tazminatSendikal tazminatEşit davranmama tazminatı ### TİCARET HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizTİCARET HUKUKUNA İLİŞKİN MEYDANA GELEBİLECEK UYUŞMAZLIKLARDENİZ TİCARETİNE İLİŞKİN DAVALARKIYMETLİ EVRAK HUKUKUNA İLİŞKİN İCRA TAKİBİ VE DAVALAR (bono, poliçe, Çek..)SİGORTA HUKUNA İLİŞKİN İHTİLAFLAR, SİGORTADAN KAYNAKLI TAZMİNAT DAVALARIŞİRKETLER HUKUKUNA İLİŞKİN DAVALARMARKA-PATENT UYUŞMAZLIKLARINDAN KAYNAKLANAN DAVALAR  (Markanın Tescili, Markanın Korunması)TİCARET HUKUNDAN KAYNAKLI CEZA DAVALARIŞİRKETLER HUKUKUNA İLİŞKİN İHTİLAFLAR:Yönetim Kurulu, Genel Kurul toplantıları ve kararlarına ilişkin işlem ve ihtilaflarŞirket bölünmesi, birleşmesi ve tür değiştirmesi işlemleriŞirket alacaklarının icra müdürlükleri ve mahkemeler aracılığıyla takibi, borçlunun malvarlığı üzerinde haciz ve satış işlemlerinin tamamlanması ve alacağın tahsiliHisse senedi ve şirket malvarlıklarının alım-satımıŞirket çalışanları ile şirket arasındaki hizmet sözleşmelerinin düzenlenmesi ve ihtilafın çözümlenmesiŞirket sözleşmelerinin hazırlanması ve sözleşmeye ilişkin ihtilafların hukuki takibiŞirketin sona erme, iflas ve tasfiye işlemleri,Konkordato davaları ### AİLE VE KİŞİLER HUKUKU (BOŞANMA DAVALARI) Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizAile ve kişiler hukukunun temelleri Türk Medeni Kanununa dayanmakta olup bunun dışındı bazı kanunlarda da aile hukukuna ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Aile ve kişiler hukuku birçok davayı kapsamaktadır ancak uygulamada en sık görülen boşanma davalarıdır. Boşanma davaları başta olmak üzere, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’a istinaden aile hukukundan doğan dava ve işler Aile Mahkemesinde Görülür. Bu nedenle Aile hukukuna ilişkin davaların Aile Mahkemesinde açılması gerekmektedir.İkinci ve önemli bir husus hangi yer Aile mahkemesinde dava açılması gerektiği, yani yetkili mahkeme meselesidir. Bilindiği üzere genel yetkili mahkeme davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Ancak TMK Madde 168 de Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.hükmü yer almaktadır. Bu hükme istinaden genel yetkinin yanında Aile hukukuna ilişkin davalar eşlerden birinin ikametgahının bulunduğu yerde veya dava açmadan önce son altı aydır birlikte ikamet ettikleri yer mahkemesinde açılabilecektir. Mesela taraflar dava açmadan önce son 6 aydır Manisa ili Akhisar İlçesinde birlikte ikamet etmiş kabul edelim. Daha sonrasında fiili birlikteliklerine son verip taraflardan birisi Manisa İlinin Soma ilçesinde ikamet etmeye başlamış, diğeri ise Manisa ilinin Gördes İlçesinde ikamet etmeye başlamış olsun. Bu durumda taraflardan birinin açacağı boşanma davasında Akhisar, Soma, Gördes Aile mahkemeleri yetkili konumda olup bu mahkemelerden herhangi birinde dava açılabilecektir.Boşanma davaları ve diğer aile hukukuna ilişkin davalar usul hukukumuzun gerekleri de göz önüne alındığında bazı şekillere bağlıdır. Bilinçsizce, usul hataları yapılarak açılması durumunda davanın esası yönünden hak kayıplarına yol açılabilecektir. Bu nedenle bu tür davaların boşanma, aile hukuku ve kişiler hukuku konusunda yetkin avukatlardan yardım alınıp takip edilmesi durumunda daha faydalı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.AİLE VE KİŞİLER HUKUKUNA İLİŞKİN GÖRÜLEN DAVA VE İŞLER-Çekişmeli Boşanma Davaları-Anlaşmalı Boşanma Davaları-Aile hukukundan kaynaklı Maddi Manevi Tazminat Davaları-Nafaka(tedbir,yoksulluk,iştirak,yardım) davaları-Mal Rejimine, Mal Paylaşımına İlişkin Davalar-Velayet, Vesayet ve Evlat Edinmeye İlişkin Devalar– Bekleme Süresinin (İddet Müddetinin) kaldırılması davaları-Soy bağı davaları, babalık davaları, nesebin reddine ilişkin davalar-Aile Konutu Şerhine ilişkin Dava ve İşler-İsim, Soy isim, Yaş düzeltilmesine ilişkin davalar-6284 sayılı Kanun Kapsamında Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesi Amacıyla Tedbir Kararı Alınması-Yurt Dışında verilen Boşanmaya ilişkin Mahkeme Kararlarının Tanınması ve Tenfizi ### YABANCILAR HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizÜlkemizde Yabancılar hukuku, bir hukuk dalı olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan ve ülkemize gelen kişilerin hukuki durumlarını inceleme konusu yapar. Daha geniş kapsamlı bir tanım yapılacak olursa, kişilerin vatandaşlık bağı bulunmadığı ülkelere gitmesi veya bu ülkelerle bir ilişki kurması durumunda, bu kişilerin hukuki statü ve haklarını ele alan bir hukuk dalıdır. Türkiye’de Bu hukuk dalının kaynağını oluşturan kanunları şu şekilde sayabiliriz:-Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, -Yabancıların Çalışma İzni hakkındaki kanun, -Pasaport Kanunu, -Türk Vatandaşlığı Kanunu, İskan Kanunu, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu YABANCILAR HUKUKU ALANINDA GERÇEKLEŞTİRİLEN HUKUKİ İŞLEMLER-Yurt dışında (yabancı ülkede) verilen  BOŞANMAYA ilişkin mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi-Yabancı gerçek ve tüzel kişilerin Türkiye’de (Akhisar ve Manisa Yargı çevresinde bulunan mahkemelerinde) bulunan davaların takibinin ve icra takip işlerinin yapılması-Yabancı mahkeme ve hakem kararlarının tanıma ve tenfizi-Yabancı kişilerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde taşınmaz(gayrimenkul) alım, satım, kiralama işlemlerinin takibi ### CEZA HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizCeza hukuku ve ceza yargılaması, suç olarak kabul edilen eylemleri ve bu eylemleri gerçekleştirenlere uygulanacak yaptırımı, bu aşamalarda izlenecek usulü belirleyen hukuk kurallarının bütünüdür. Ceza yargılamasında davalar  Asliye Ceza Mahkemesi ve Ağır Ceza Mahkemesinde görülür. Davanın görüleceği mahkeme suçun niteliğine, kanunda öngörülen cezai yaptırıma göre belirlenir.Ceza mahkemelerinin yargı çevresi bulundukları il merkezi, ilçeler ile bunlara adli yönden bağlanan ilçelerin idari sınırlarıdır. Mesela Akhisar çevresinde bulunan Soma, Kırkağaç, Gölmarmara, Gördes ilçelerinde gerçekleşen Ağır Ceza Mahkemesinde görülmesi gerekli suçlarda yetkili mahkeme Akhisar Ağır Ceza Mahkemesidir.Ceza yargılaması gerek soruşturma aşamasında hürriyeti kısıtlayıcı tedbirler ve kovuşturma neticesinde hürriyeti kısıtlayıcı yaptırımlar içermesi sebebiyle sürecin  bir avukat tarafından takibi gerekmektedir. Aynı şekilde ceza yargılamasında mağduriyete uğrayan tarafın haklarının etkin bir biçimde savunulabilmesi, bunun için gerekli hukuki yolların işletilebilmesi de profesyonel bir hukuki yardımı gerekli kılar.CEZA YARGILAMASINDA GÖRÜLEN İŞLER-Suç duyurusunda bulunulması-Soruşturma ve kovuşturma aşamasında şüpheli veya sanık müdafiliği-Soruşturma aşamasında verilen tutuklama kararlarına karşı itiraz-Asliye Ceza Mahkemelerinde görülen davalar-Ağır Ceza Mahkemelerinde görülen davalar-Arama, yakalama, gözaltı, el koyma tedbirlerine itiraz-Soruşturma ve kovuşturma aşamasında mağdur, müşteki, katılan vekilliği-Temyiz, istinaf başvuruları ve üst dereceli İstinaf  mahkemeleri ve Yargıtay’da yapılacak yargılamalarda sanık müdafiiliği ### MİRAS HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizMiras hukuku, gerçek kişinin ölümü halinde menkul ve gayrimenkul mallarının kimler tarafından ve ne şekilde paylaşılacağını düzenleyen hukuk dalıdır.MİRAS HUKUKUNU İLGİLENDİREN DAVA VE İŞLER-Veraset ilamı alınması-Veraset ilamının iptali davaları-Terekenin tespiti-Miras taksim sözleşmeleri-Ortaklığın giderilmesi-Mirasın reddi-Tenkis davaları-Muris muvazaasına dayalı iptal davaları-Vasiyetname düzenlemesi  Miras Hukukuna ilişkin açılacak olan davaların Avukat marifetiyle takip edilmesi hak kayıplarını ortadan kaldıracaktır. ### İCRA VE İFLAS HUKUKU Akhisar Avukatlık Faliyetlerimizİcra hukuku , borçlarını ödemeyen kişilere karşı devletin yardımı ile alacaklıların alacaklarına nasıl kavuşacağını düzenleyen hukuk dalıdır.İCRA VE İFLAS HUKUKU ALANINDA GÖRÜLEN DAVA VE İŞLER-İlamsız ve ilamlı icra takibi hazırlanması ve takibi-Çek, senet, bono, poliçeden doğan alacakların tahsili için icra takibi hazırlanması ve takibi-Haciz ve satış işlemlerinin gerçekleştirilmesi-Borca ve imzaya itiraz-Kiralanan taşınmazların tahliyesine ilişkin icra takibi-İtirazın iptali ve kaldırılması davaları-Menfi tespit ve istirdat davaları-İstihkak davaları-İhtiyati haciz kararı alınması-İflas davaları ve konkordato ### İŞ HUKUKU Akhisar Avukatlık Faliyetlerimizİş hukuku işçi ile işveren arasındaki hak ve yükümlülükleri , çıkan uyuşmazlıkları düzenleyen hukuk dalıdır. En Ufak işletmeden, en büyük işletmeye kadar çalışmanın yer aldığı bütün alanlar iş hukukunun kapsamına girmektedir. Örnegin Taşrada bir bakkalda veya Akhisar Organize Sanayi Bölgesinde bulunan bir fabrikada, işçi ve işveren arasında çıkan uyuşmazlıkların tümü iş hukuku kapsamında kalmaktadır. İş hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar İŞ MAHKEMESİ’nde çözüme kavuşturulmakta olup, iş mahkemesinin bulunmadığı yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi, iş mahkemesi sıfatıyla bu görevi yerine getirmektedir.İŞ HUKUKU ALANINDA GÖRÜLEN DAVA VE İŞLER–Zorunlu arabulucu başvurusu ve arabuluculuk sürecinin takibi-İşe iade davaları-Kıdem ve ihbar tazminatı alacakları-Ücret alacağı,Fazla mesai, genel tatil ücreti, yıllık izin ücreti alacakları-Hizmet tespit davaları-Kötü niyet tazminatı, sendikal tazminat, eşit davranma ilkesine aykırılıktan doğan tazminat alacağına ilişkin davalar-İş kolunun tespiti davaları-Mobing nedeniyle açılacak tazminat davaları-İş güvenliği kapsamında işçi ve işverenlere danışmanlık hizmeti-İş kazalarından doğan maddi ve manevi tazminat davalarıGenel Olarak İşçilik Alacakları:Kıdem tazminatıİhbar tazminatıFazla mesai ücretiHafta tatili ücretiUlusal bayram ve genel tatil ücretiYıllık izin ücretiDiğer ücretler (prim, ikramiye, çocuk yardımı, işyeri uygulaması haline gelen yardımlar vb.)Asgari Geçim İndirimiKötü niyet tazminatıİş kazası / Meslek hastalığı sebebiyle alınacak tazminatSendikal tazminatEşit davranmama tazminatı ### TAZMİNAT HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizTazminat hukuku, hukuka aykırı bir eylemden ya da kanundan doğan diğer haklardan kaynaklanan tazminat anlaşmazlıklarını konu edinen hukuk dalıdır. Tazminat maddi ve manevi  tazminat olmak üzere ikiye ayrılır. Maddi tazminat ; zarara uğrayan kişinin maddi varlığında meydana gelen eksilmenin tazminini öngörür. Manevi tazminat ise; zarara uğrayan kişinin söz konusu eylem veya işlem nedeniyle duyduğu üzüntü,acı ve yıpranmanın tazminini ön görür. Bu sebeple maddi tazminat kalemleri taraflaraca ve bilirkişilerce belirlenebilir ve hesaplanabilir niteliktedir. Manevi tazminat ise hakim tarafından tüm durum ve koşullar göz önünde tutularak belirlenen bir tutardır. Manevi tazminatın maddi tazminat gibi doğrudan hesap edilmesi mümkün olmadığından manevi tazminata hükmedilirken zarara uğrayan kişinin zenginleşmesinin de önüne geçilerek sadece tazmin amacı  yerine getirilmelidir.Maddi ve manevi tazminat davaları ticari nitelikte olan uyuşmazlıklar dışında Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülür. Devletin idari işlem veya eylemlerinden zarara uğranması durumunda maddi ve manevi tazminat davaları İdari yargı nezdinde görülecektir. Uygulamada başlıca karşılaşılan tazminat davaları :Trafik kazası nedeniyle açılacak maddi ve manevi tazminat davaları.İş kazası nedeniyle açılacak maddi ve manevi tazmiant davaları.Boşanma sebebiyle boşanma davası ile birlikte veya ayrı olarak açılacak tazminat davaları.Sözleşmeye aykırılık halinde açılacak tazmiant davaları.Meslek Hastalığı nedeniyle açılacak tazmiant davaları.Doktor uygulama hatası (malpraktis) nedeniyle açılacak tazminat davaları.İdarenin hzimet kusurundan kaynaklanan tazminat davaları.Kişilik haklarına saldırı nedeniyle açılacak tazminat davaları. ### GAYRİMENKUL HUKUKU Akhisar Avukatlık FaliyetlerimizGayrimenkul Hukuku, Medeni Hukuk’un bir parçasını teşkil eden eşya hukuku bölümleri içinde önemli bir alan olarak karşımıza çıkmakta olup; toplumun hemen her kesimini yakından ilgilendiren bir hukuk dalıdır. Gayrimenkul hukuk konuları olan ev, arsa, apartman, daire gibi taşınmazlar için düzenlenmiş olan Gayrimenkul Hukuku, detaylı ve karmaşık olarak ifade edilebilecek yapısı nedeniyle gayrimenkul hukuku uzmanı eşliğinde hukuka aykırı durumların bertaraf edilmesi amaçlanır. Gayrimenkul Hukukunun temelini oluşturan “mülkiyet hakkı” T.C. Anayasası ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince kabul edilmekte ve korunmaktadır. ### TÜKETİCİ HUKUKU TÜKETİCİ UYUŞMAZLIKLARINI KONU ALAN DAVALARTüketici kredisinden kaynaklanan davalarTüketici Hakem Heyeti kararına itiraz davalarıHizmetin Ayıplı Olmasından Kaynaklanan davalarAyıplı Maldan Kaynaklanan DavalarÜretim ve Satışın Durdurulması, Piyasa Mallarının toplatılmasına ilişkin davalarDevre Tatil Sözleşmesinden Kaynaklanan DavalarKampanyalı Satış DavalarıKredi Kartı DavalarıAbonelik Sözleşmesinden kaynaklanan davalarİtirazın iptali davalarıMenfi Tespit Davaları,Paket tur Sözleşmesinden Kaynaklanan davalarSözleşmenin Uyarlanması davalarıTüketici Hukuku tüketicinin satıcı karşısında korunması gerekliliğinden doğmuş ve buna yönelik düzenlemeler çerçevesinde gelişmiş bir hukuk dalıdır. Bu koruma TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDAKİ KANUN ile sağlanmaya çalışılmakta olup, büyük oranda da koruma sağlanmıştır.Tüketici uyuşmazlıklarını çözüme bağlayacak makamların belirlenmesinde bazı parasal sınırlar konulmuş durumdadır. Bu parasal sınırlar her yıl güncellenmekte olup 2020 yılında belirtilen parasal sınırlar şu şekildedir:Parasal sınırlarMADDE 3 – (1) 2020 yılı için Tüketici Hakem Heyetlerine yapılacak başvurularda değeri:a) 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda İlçe Tüketici Hakem Heyetleri,b) Büyükşehir statüsünde olan illerde 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirası ile 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri,c) Büyükşehir statüsünde olmayan illerin merkezlerinde 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri,ç) Büyükşehir statüsünde olmayan illere bağlı ilçelerde 6.920 (altıbindokuzyüzyirmi) Türk Lirası ile 10.390 (onbinüçyüzdoksan) Türk Lirası arasındaki uyuşmazlıklarda İl Tüketici Hakem Heyetleri, Yukarıda belirtildiği üzere Tüketici uyuşmazlıklarını çözüme bağlayacak olan yer, parasal sınıra göre Tüketici Hakem Heyeti veya Tüketici Mahkemesi’dir.Tüketici uyuşmazlıklarının çözümü için bir adım atılmadan önce, bu alanda yetkin bir Avukat vasıtasıyla hareket edilmesi hak kayıplarını ortadan kaldıracaktır. ## Arabuluculuk 01.09.2023 tarihinden itibaren aşağıdaki uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır (HUAK m. 18/B, 5 Nisan 2023 Resmî Gazete): a) Kiralanan taşınmazların 2004 sayılı Kanuna göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar. b) Taşınır ve taşınmazların paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ilişkin uyuşmazlıklar. c) 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunundan kaynaklanan uyuşmazlıklar. ç) Komşu hakkından kaynaklanan uyuşmazlıklar. Avukat Ali Sayım, Arabuluculuk Daire Başkanlığı 24852 siciliyle arabulucu; ticaret hukuku ve iş hukuku uzman arabulucudur. Akhisar’da zorunlu ve ihtiyari arabuluculuk başvuruları Sayım Hukuk Bürosu üzerinden yürütülür. ## Yazılar ve İçtihatlar ### İŞYERİNDEN MUVAZZAF VEYA BEDELLİ ASKERLİK NEDENİYLE İSTİFA EDEN İŞÇİ KIDEM TAZMİNATINA HAK KAZANABİLEKTİR URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/isyerinden-muvazzaf-veya-bedelli-askerlik-nedeniyle-istifa-eden-isci-kidem-tazminatina-hak-kazanabilektir Bedelli Askerlik Yapan İşçi Kıdem Tazminatı Hakkından Yararlanabilecektir.YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ 2014/15064 E. 2015/31360 K. ve 05.11.2015 tarihli kararıDavacı işçi davalı işyerine verdiği dilekçe ile muvazzaf askerlik vazifesi nedeniyle istifa edip, kıdem tazminatı talep etmiş olup, askerlik görevini bedelli olarak yerine getiren işçiye kıdem tazminatı ödemesi yapılabileceğine karar verilmiştir.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 05/11/2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.KARŞI OYDavacı işçinin 31.05.2012 tarihinde davalı işyerine verdiği dilekçe ile muvazzaf askerlik vazifesi nedeniyle istifa ettiği ve 4857 sayılı yasanın 120 nci maddesi ile halen yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasanın 14/1-3 maddesine dayanarak kıdem tazminatı talep ettiği anlaşılmaktadır.Davacının istifadan 4 gün sonra 04.06.2012 tarihinde bedelli askerlik başvurusunda bulunduğu ve askerliğini bedelli yaptığı, bir gün dahi silah altına alınmadığı da sabittir.1475 sayılı Yasanın 14/1-3 maddesiyle tanınan hakkın fiilen askerlik yapmak için mecburen işyerinden ayrılmak zorunda olanlara yönelik olması karşısında askerlik yükümlülüğünü yerine getirmek yerine bedelini ödeyerek bu yükümlülükten kurtulan işçi 1475 sayılı Yasanın 14/1-3 maddesinde tanınan haktan yararlanamaz.Bu itibarla kıdem tazminatı talebinin reddi yerine kabulü doğru olmamıştır. Şeklindeki kanaatim nedeniyle aksi yöndeki sayın çoğunluk görüşüne katılamıyorum. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi Esas: 2019/3156 Karar: 2019/3356 sayılı kararıKıdem tazminatına hak kazanma bakımından işçinin iş sözleşmesini muvazzaf askerlik hizmeti nedeniyle feshetmesi yeterli olup, askerliğin kısa süreli ya da bedelli olması önem taşımaz. 1475 sayılı Kanunun 14. maddesi “Muvazzaf askerlik hizmeti dolayısıyla” işten ayrılanların kıdem tazminatına hak kazanacağını düzenlemekle yetinmiş, muvazzaf askerlik hizmetinin ne şekilde yapılacağı, diğer bir ifade ile fiilen mi yoksa bedel ödemek suretiyle mi yapılacağı konusunda bir ayrım yapmamıştır. Bu bağlamda bedelli askerlik suretiyle muvazzaf askerlik hizmetini yapmış sayılmak için iş yerinden ayrılan işçinin de kıdem tazminatına hak kazanması gerekir.İŞ HUKUK HUKUKUNDAN KAYNAKLI UYUŞMAZLIKLAR VE DAVALAR TAMAMEN TEKNİK DAVALAR OLUP, HAK KAYBI YAŞAMAMANIZ ADINA BU ALANDA ÇALIŞAN BİR AVUKAT İLE SÜRECE TAKİP ETMENİZ TARAFINIZA HAK KAYBI YAŞATMAYACAKTIR.Arabuluculuk taraf vekilliği- Dava Şartı Arabuluculuk – İşçi Avukatı – Akhisar iş Avukatı – Kıdem Tazminatı Davaları – İşçi Tazminat Davaları – Akhisar Avukat ### TRAFİK KAZASI – ARAÇ DEĞER KAYBI TAZMİNATI DAVASI- (Av. Ali SAYIM Akhisar/Manisa) URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/trafik-kazasi-arac-deger-kaybi-tazminati-davasi-av-ali-sayim-akhisar-manisa TRAFİK KAZASINDAN SONRA ARAÇTA MEYDANA GELEN DEĞER KAYBI İÇİN AÇILACAK DAVALARIN BELİRSİZ ALACAK DAVASI OLARAK AÇILABİLECEĞİNE İLİŞKİN YARGITAY HUKUK GENEL KURULU VE YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİNİN KARARI (Akhisar Avukat Trafik Kazası Değer Kaybı Tazminat)YARGITAYHUKUK GENEL KURULUEsas Numarası: 2017/1099Karar Numarası: 2019/460Karar Tarihi: 16.04.2019Aracında Oluşan Değer Kaybının Tahsilini Talep Ettiği – Alacağının Yargılama Aşamasında Alınacak Bir Bilirkişi Raporu İle Belirlenecek Olması Nedeniyle Şimdilik Davanın Belirsiz Alacak Davası Olarak Açıldığının Belirtildiği – Davacının Alacağını Belirsiz Tazminat Alacağı Davasına Konu Ettiği – Aracında Oluşan Değer Kaybının Varlığının ve Miktarının Belirlenebilmesinin, Ancak Yargılama Sırasında Delilerin Toplanıp Değerlendirilmesinden Yani Tahkikatten Sonra Mümkün Olabileceği – Davacının İddia Ettiği Zararın Dava Tarihi İtibariyle Miktar ve Değerinin Tam ve Kesin Olarak Belirleyebilmesinin Davacıdan Beklenemeyeceği – Davacının Davaya Konu Taleplerinin Belirsiz Alacak Davasına Konu Olabilecek Nitelikte OlduğuKARARIN ÖZÜ: Dava, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. İnceleme konusu olay bakımından davacının belirsiz tazminat alacağı davasına konu ettiği; aracında oluşan değer kaybının varlığının ve miktarının belirlenebilmesi, ancak yargılama sırasında delilerin toplanıp değerlendirilmesinden yani HMK ilgili maddesinde belirtildiği gibi tahkikatten sonra mümkün olabilecektir. Bu nedenle davacının iddia ettiği zararın dava tarihi itibariyle miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği kabul edilmelidir. Belirtilen nedenlerle, davacının davaya konu taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabilecek nitelikte olduğu ve dava tarihi itibariyle zararın miktar ve değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlaşılmakla HMK’nın ilgili maddesine uygun olarak, aradaki hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar veya değeri belirtmek suretiyle dava açabileceği sonucuna varılmıştır.Taraflar arasında görülen “maddi tazminat” davasından dolayı yapılan sonunda İzmir 9. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair 21.01.2014 tarihli ve 2013/244 E. 2014/10 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 29.05.2014 tarihli ve 2014/7125 E. 2014/8526 K. sayılı kararı ile,“…Davacı vekili; müvekkilinin maliki olduğu araca davalılardan Yapım İnş Ltd Şti’nin maliki, diğer davalı … Akçabalı’nın sürücü ve diğer davalı … Sigorta AŞ’nin de zorunlu mali mesuliyet sigorta poliçesi ile sigortacısı olduğu aracın 21/04/2013 tarihinde çarpması sonucunda aracında hasar meydana geldiğini, oluşan hasarın 5.928,47.- TL olup, kendi kasko sigortacısı olan … Sigorta AŞ tarafından hasar bedelinin ödendiğini, ancak araçta meydana gelen hasar ve tamirat nedeniyle aracın değer kaybına da uğradığını, bu nedenlerle fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak koşuluyla belirsiz alacak davası açtıklarını ileri sürerek şimdilik 1.000,00.- TL’nin davalılardan sürücü ve işleten için olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi, davalı sigorta şirketi yönünden ise reeskont faizi ile birlikte müşterek ve müteselsilen tahsiline hükmedilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalılardan H. Sigorta A.Ş vekili; davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağını, davacının gerçek zararının karşılandığını, savunarak davanın reddini istemiştir.Davalı Y. İnşaat Ltd Şti vekili; davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılmayacağını, davacının sigorta şirketine yönelik dava açması gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir.Davalı … davaya cevap vermemiştir.Mahkemece iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre; davacının dava dilekçesinde ve özellikle 10.07.2013 tarihli dilekçesindeki beyanlarında uğradığı zararın kendisi tarafından tam ve kesin olarak belirlendiği, bu konuda dava dışı kasko şirketinin kendisine ödeme yaptığını, ancak “değer kaybına ilişkin” eldeki davayı açtığını, bunun bilirkişi aracılığıyla tespitinin gerekeceğini bu nedenle belirsiz alacak davası açtığını ileri sürmekte ise de; davacının belirttigi teknik uzmanlıkla tespit sorununun HMK 107’de belirtilen “objektif belirsizlik” hali olmadığı,eksper raporu ve kendisine dava dışı kasko şirketinin yaptığı kısmi ödemeyle aracında meydana gelen zararı öğrendiği,bu zarara göre, aracın “değer kaybı” tespitinin mümkün olduğu,davacının alacağının tam ve kesin miktarının belirleyebilmesine rağmen belirsiz alacak davası şeklinde eldeki davayı açmasından hukuki yararının olmadığı gerekçesiyle davanın 6100 sayılı HMK’nun 107, 114/h, 138 maddeleri gereğince hukuki yarar dava şartı yokluğundan reddine karar verilmiş,hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.1-Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir.İsviçre ve Alman Hukukunda yer alan “belirsiz alacak davası”, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Hukukumuza kazandırılmıştır. 6100 sayılı HMK’nin 107/I. maddesi “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” hükmünü içermektedir. Madde hükmünden de anlaşıldığı üzere Belirsiz alacak davası davacının, davada talep edeceği miktarı veya değeri tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin objektif şekilde imkânsız olması ya da bunun kendisinden beklenememesi halinde mümkündür. Davacı dava tarihinde davanın miktarını tam ve kesin olarak biliyorsa veya bunu bilebilecek durumda ise, belirsiz alacak davası açılamaz.Sorun, davacının alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilecek bir durumda olması halinde alacağının tahsili için kısmi dava açmasının mümkün olup olmadığında toplanmaktadır.Davacının aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya kısmi dava denir. Diğer bir ifadeyle, bir alacak hakkında daha fazla miktar için tam dava açma imkanı bulunmasına rağmen, alacağın bir kesimi için açılan davaya kısmi dava denir. Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilebilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden doğmuş olması ve bu alacağın şimdilik bir kısmının dava edilmesi gerekir (Yargıtay HGK 17.10.2012 gün, 2012/9-838 Esas 715 Karar sayılı ilamı, Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22. Bası,s.286; Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku, 12. Bası, s.320).Kısmi dava, 6100 Sayılı HMK’nın 109. maddesinde düzenlenmiş olup, maddenin 1.fıkrasında “Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir” hükmüne, 2.fıkrasında ise; “Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenlemelere göre, kısmi dava açılabilmesi için;a-Talep konusunun niteliği itibariyle bölünebilir olması,b-Talep konusunun miktarının taraflar arasında tartışmalı bulunması veya açıkça belirli olmaması gerekir.Şayet, talep konusu taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirlenebilir ise kısmi dava açılamayacaktır. Diğer bir anlatımla; talep konusunun miktarı taraflar arasında “tartışmasız” ise veya taraflar arasında miktar veya parasal tutar bakımından bir tartışma olmakla beraber, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın, objektif olarak talep konusunun miktarı herkesçe anlaşılabilecek şekilde “belirli” ise, o talep sonucunun sadece bir kısmı dava edilemez. Bu gibi hallerde, kısmi davanın yasaklanmasının sebebi, davacının kısmi dava açmakta hukuki yarar bulunmadığının kabul edilmesidir. Davacının alacağını, küçük parçalara bölüp her biri için ayrı ayrı dava açmasında hukuki yarar değil; aksine, dava hakkının kötüye kullanılması söz konusudur (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku, 11.Bası, s.319-320).Talep konusu açıkça taraflar arasında tartışmalıysa ya da açıkça belirli değilse açılan bir kısmi davada davacının hukuki yararının bulunduğunun kabulü gerekir. Açılmış olan bir kısmi davada alacağın taraflar arasında tartışmalı olup olmadığı ya da açıkça belirli olup olmadığı davalının davaya vereceği cevapla anlaşılabilir. Nihayet hakim, ön inceleme aşamasında bu hususu tespit edebilir. Şayet, davalı davaya cevabında alacağı tartışmalı hale getirmişse artık, açılmış olan kısmi davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddedilmeyip işin esası hakkında hüküm kurulması gerekir (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, Medeni Usul Hukuku, 11.bası,s.320-321). Somut olayda da; davalı şirket vekili cevap dilekçesinde,somut bir zararın bulunmadığını belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı tarafın davaya cevap dilekçesinden de anlaşılmaktadır ki; davacı alacağı taraflar arasında tartışmalı hale gelmiştir. Böyle bir durumda ve yukarda yapılan açıklamalar ışığında, davacının kısmi dava açmakta hukuki yararının olmadığından söz edilemez. Bu sebeple, mahkemece 6100 Sayılı HMK’nın 109/1. maddesi gereği davacının harcını yatırdığı kısım yönünden davaya bakılıp sonuçlandırılması gerekirken, yerinde olmayan gerekçelerle usulden davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamış,kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.3-Bozma sebep ve şekline göre davacı vekilinin vekalet ücretine yönelik temyiz isteminin şimdilik incelenmesine yer olmadığına…”gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARIHukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:Dava, trafik kazasından kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.Davacı vekili, müvekkilinin maliki olduğu … plakalı araca davalılardan Y. İnş Ltd Şti’nin maliki, davalı … Akçabalı’nın sürücüsü ve diğer davalı H. Sigorta A.Ş.’nin de trafik (ZMMS) poliçesi ile sigortacısı olduğu …plakalı aracın 21.04.2013 tarihinde çarpması sonucunda aracında hasar meydana geldiğini, oluşan hasarın 5.928,47TL olup, kendi kasko sigortacısı olan … Sigorta AŞ tarafından hasar bedelinin ödendiğini, ancak araçta meydana gelen hasar ve tamirat nedeniyle aracın değer kaybına uğradığını, bu nedenlerle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak koşuluyla belirsiz alacak davası açtıklarını, şimdilik 1.000,00TL’nin davalılardan sürücü ve işleten için olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi, davalı sigorta şirketi yönünden ise reeskont faizi ile birlikte müşterek ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.Davalılardan H. Sigorta A.Ş. vekili, davanın belirsiz alacak davası şeklinde açılamayacağını, davacının gerçek zararının karşılandığını bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Davalılardan Y.İnşaat Ltd Şti. vekili, yetkili mahkemenin müvekkilinin ikametgâhı mahkemesi olan Karşıyaka Asliye Ticaret Mahkemesi olması nedeniyle davanın usulden reddinin gerektiğini, diğer yönden davanın belirsiz alacak şeklinde açılmayacağını, davacının sadece sigorta şirketine yönelik dava açması gerektiğini, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.Davalı … yapılan tebligata rağmen davaya cevap vermemiştir.Yerel Mahkemece; davacının 03.12.2013 tarihli dilekçesi ekindeki eksper raporu ile kendisine dava dışı kasko şirketinin yaptığı kısmi ödemeyle aracında meydana gelen zararı öğrendiği, bu zarara göre, aracın “değer kaybı” tespitinin mümkün olduğu, bunun davacı için belirlenememesinin sadece teknik sorun olup, bu sorunun objektif belirsizlik hâli oluşturmadığından davacının belirsiz alacak davası açmasında hukuki yararının bulunmadığı, 6100 sayılı HMK’nın 114. maddesinin (h) bendi gereğince hukuki yararın dava şartı olduğu da gözetildiğinde dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.Davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.Mahkemece; önceki gerekçelerle ve özellikle HMK’nın 107. maddesinde belirsiz alacak davasının 109. maddesinde ise kısmi davanın düzenlendiği, her iki dava çeşidinin birbirinden farklı dava türleri olup hüküm ve sonuçlarının da farklı olduğu, bu nedenle birbirinin alternatifi olarak düşünülemeyeceği, kaldı ki davacının hem dava dilekçesinde hem de 09.07.2013 tarihli dilekçesinde açıkça davasının belirsizlik alacak davası olduğuna dair beyanda bulunduğu, böyle olunca eldeki davanın kısmi dava olarak açıldığı kabul edilerek yargılamaya devam olunmasının mümkün bulunmadığı vurgulanarak önceki kararda direnilmiştir.Direnme hükmü davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; trafik kazası sonucu araçta oluşan değer kaybı alacağının belirsiz alacak olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının eldeki davayı belirsiz alacak davası olarak açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı; alacağın belirlenebilir olduğunun kabul edilmesi hâlinde belirsiz alacak davası olarak açılmış olan davaya kısmi dava olarak bakılıp bakılamayacağı noktalarında toplanmaktadır.Direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir.Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki niteliğinin açıklanmasında yarar bulunmaktadır.01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesinde yer alan,“1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.” şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.Bu Kanun hükmünün pratik sonucu özellikle tazminat davalarında görülecek; dava tarihinde (hesap güçlüğü ya da zarar verici durumun gelişmekte olması dolayısıyla) zararının miktarını tespit edemeyen davacı, davasını küçük bir tutarla açarak, daha sonra (zarar tutarını belirlemek mümkün hâle gelince), ıslah yoluna başvurmadan talebini artırabilecektir (Kuru B.,/Budak A.C., Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı, 2011/5, s. 13).Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Miktar veya değeri belirleyememe hâlinin varlığı için davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanması gerekmektedir.Madde gerekçesinde; “bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur.” şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir.Bu kriterler, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin;1-Davacının kendisinden beklenememesi,2-Bunun olanaksız olması,3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usûl ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.Dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir.Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır. Sadece alacak miktarında taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da miktarın tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması hâlinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır.Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlemesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir, ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz.Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Alacağın hangi hâllerde belirsiz, hangi hâllerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından, belirsiz alacak davasına ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak, belirleme yapılması gereklidir.Bu noktada, dava şartları ve dava şartlarından olan hukuki yarar kavramı üzerinde kısaca durulmasında yarar bulunmaktadır.Dava şartları 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114-115. maddelerinde düzenlenmiş olup, davanın esası hakkında yargılama yapılabilmesi için varlığı veya yokluğu gerekli olan hâllerdir.Dava şartlarından biri olmadan açılan dava da, açılmış (var) sayılır, yani derdesttir. Ancak, mahkeme, dava şartlarından birinin bulunmadığını tespit edince, kural olarak davanın esası hakkında inceleme yapamaz; davayı (kural olarak) dava şartı yokluğundan (usulden) reddetmekle yükümlüdür (m. 115/2, c. 1; istisna m. 115/2, c. 1 ve c. 2) (Kuru, B: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Legal Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2015, s.120).6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114/1-h bendine göre davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması bir dava şartıdır. Maddenin gerekçesinde; “Burada sözü edilen hukuki yarardan maksat, davacının subjektif hakkına hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâlihazırda hukuken korunmaya değer bir yararın bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç konumda değilse onun hukuki yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.” şeklinde açıklanmıştır.Davacının dava açmaktaki yararının hukuki, korunmaya değer, güncel ve dava açıldığı anda var olması gerekmektedir.Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde;Davacı vekili dava dilekçesinde, trafik kazası nedeniyle aracında oluşan değer kaybının tahsilini talep etmiş, alacağının yargılama aşamasında alınacak bir bilirkişi raporu ile belirlenecek olması nedeniyle şimdilik davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını belirtmiştir.Dava dilekçesinde talep sonucu olarak, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 1.000,00TL belirsiz tazminat alacağının olay tarihinden itibaren reeskont faizi ile birlikte davalılardan tahsili istenmiştir.Somut olay bakımından davacının belirsiz tazminat alacağı davasına konu ettiği; aracında oluşan değer kaybının varlığının ve miktarının belirlenebilmesi, ancak yargılama sırasında delilerin toplanıp değerlendirilmesinden yani HMK 107/2 maddesinde belirtildiği gibi tahkikatten sonra mümkün olabilecektir. Bir başka anlatımla değer kaybının miktarının tespiti bilirkişi incelemesini gerektirmektedir. Bu nedenle davacının iddia ettiği zararın dava tarihi itibariyle miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği kabul edilmelidir.Belirtilen nedenlerle, davacının davaya konu taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olabilecek nitelikte olduğu ve dava tarihi itibariyle zararın miktar ve değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlaşılmakla HMK’nın 107. maddesine uygun olarak, aradaki hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar veya değeri belirtmek suretiyle dava açabileceği sonucuna varılmıştır.Bunun yanı sıra, somut olayda davacının iddia ettiği zararın varlığının ve miktarının tespiti açısından hukuki korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâlihazırda korunmaya değer bir yararı bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için bir mahkeme kararına muhtaç konumda bulunduğundan, eldeki davayı açmasında hukuki yararı bulunmadığını kabul etmek mümkün değildir.O hâlde mahkemece davacının aracında değer kaybı bulunup bulunmadığı belirlenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken, davacının dava açmakta hukuki yararı olmadığından bahisle istemin reddine karar verilmesi doğru değildir.Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde peşin temyiz harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440. maddesine göre kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 16.04.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.  YARGITAY17. HUKUK DAİRESİEsas Numarası: 2015/5109Karar Numarası: 2015/13030Karar Tarihi: 30.11.2015Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın husumet nedeniyle reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:-K A R A R-Davacı vekili, müvekkiline ait araca davalı belediyeye ait … plakalı halk otobüsünün çarpması sonucu aracında maddi hasar meydana geldiğini, kazada davalı belediyenin aracının tam kusurlu olduğunu, tespit raporuna göre aracın 15 günde tamir edilebileceğini, 500 TL değer kaybı, günlük 200 TL den 3000 TL işgücü kaybı meydana geldiğini, davacının aracında oluşan değer kaybı ve işgücü kaybının belirsiz alacak davası olarak kaza tarihi itibari ile işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.Davalı vekili, dava konusu aracın davalı idare tarafından … A.Ş.’ye 19/11/2013 tarihinde yapılan sözleşme ile işleten sıfatı ile devredildiğini, davayı kabul anlamına gelmemekle birlikte kaza tespit tutanağındaki kusura itiraz ettiklerini beyanla husumet nedeni ile davanın reddini savunmuştur.Mahkemece, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre, davanın husumet nedeniyle reddine, karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi tazminat istemine ilişkindir.Davalı … ile dava dışı … … Belediyesi Tem. Ulaşım San. Tic. A.Ş. arasında davalıya ait belediye otobüsü güzergah hattının kullanım hakkının kiralanması hususunda kira sözleşmesi yapılmış ise de, sözleşmedeki hukuki sorumluluğa ilişkin özel şart iç ilişkide geçerli olup davalının 3. kişilere karşı sorumluluğu devam etmektedir. Davaya devam edilip sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 30/11/2015 gününde …’ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.(Karşı oy)Davacı vekili, müvekkiline ait araca davalı belediyeye ait halk otobüsünün çarpması sonucu hasarlandığını, belediyenin tam kusurlu olduğunu, tespit raporuna göre aracın 15 günde tamir edileceğini, 500,00 TL değer kaybı, günlük 250 TL’den 3.000,00 TL çalışamamaktan kaynaklanan iş gücü kaybının meydana geldiğini belirterek bu alacağın belirsiz alacak davası olarak kaza tarihinden itibaren avans faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.Davalı vekili, işleten sıfatının bulunmadığını, kusura itiraz ettiklerini belirtip davanın reddini istemiştir.Mahkemece husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Yüksek Dairece yapılan incelemede davalıya ait belediye otobüsünün güzergahıhın kullanım hakkının dava dışı … AŞ’ye kiralanması konusunda sözleşme yapılmış ise de, sözleşmedeki hukuki sorumluluğa ilişkin özel şartın iç ilişkide geçerli olup, davalının üçüncü kişilere karşı sorumlu olacağından bahisle kararın bozulduğu görülmüştür.Dava, trafik kazasından kaynaklanan değer kaybı ve aracın kullanılmamasından kaynaklanan gelire yönelik tazminat davasıdır.Uyuşmazlık, yukarıda açıklanan değer kaybı ve araç kullanmamaktan kaynaklanan zararın belirsiz alacak davası açılıp açılmayacağı noktasında toplanmaktadır.6100 Sayılı HMK 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir.Medeni Usul Hukukuda talep sonucunun belirli olması ilke olarak benimsenmiştir. Bu benimsemeye göre, talep eden davacının mahkemeden neyi istediğini açıkça ortaya koyması gerekir. Çünkü, HMK gereğince birçok usul hükmünün uygulanması bu talep sonucuna göre belirlenecek, hatta karar bu talep nazara alınarak oluşturulacaktır.Ancak, 6100 Sayılı HMK yenilik olarak alacağın tam olarak belirlenmesinin imkansız ya da alacaklıdan beklenmeyecek kadar zor olduğu durumlarda, birçok ülkeye ait hukuk sistemlerinde de benimsenen belirsiz alacak ve tesbit davalarını getirmiştir.Davacının, davanın açıldığı tarihte talep sonucunu veya miktarını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız veya kendisinden beklenemeyecek bir nitelik taşıması halinde, hukuki olayı açıklamak sureti ile açacağı davaya HMK 107/1 maddesi tanımındaki gibi belirsiz alacak davası denir.Yasal düzenlemeye göre bu tür davalarda davacının dava konusu yaptığı miktarı, davayı açtığı tarihte tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin ya imkansız olması yada kendisinden beklenemeyecek nitelik taşıması gerekir.Tabii bu belirlemedeki imkansız olma koşulunu HMK 27 ve TMK 2 maddeleri anlamında dürüstlük, doğruluk, makul ve orta zekalı bir insanın göstermesi gereken tüm dikkat ve özenin gösterilmesine rağmen, alacak tutarının tam ve kesin olarak tesbit edememe olarak anlamak gerekmektedir.Yani davacı alacaklı objektif özen yükümlülüğü çerçevesinde uğradığı zararı bilememelidir.Bu durumda davanın açıldığı tarihte davacının uğradığı zarar miktar itibarı ile tam ve kesin olarak biliniyor, ya da bilinebilmesi için varlığı gereken tüm unsurlar doğruluk ve güven kuralı gereğince gerekli özen gösterildiğinde tesbit edilebiliyorsa, alacağın belirsiz olduğundan söz etmek mümkün olmayacaktır.Düzenlemenin yapıldığı HMK 107 maddesinde benimsenen belirsiz alacak davası bir eda davasıdır. Yine düzenlemeye göre yalnız belirsiz alacak davası, yalnız belirsiz tesbit davası ya da kısmi eda davası ile belirsiz tesbit davası açılabilir.Belirsiz alacak davası ile kısmi dava birbirine benzerlik göstermektedir. Fakat ikisi arasındaki en önemli fark, kısmi davada alacağın bir kısmı dava edilmesi söz konusu iken, belirsiz alacak davasında alacağın tümü dava konusu yapılmaktadır. Ayrıca zamanaşımı def’ini ileri sürülmesi halinde kapsamı, mahkeme masrafları, ihtiyati tedbire ilişkin taleplerin içeriği ve uygulaması, bölünebilirlik durumu, faizin başlangıç tarihleri, fazlaya ilişkin saklı tutulan haklar konusunda farklı düşünceler ve uygulamalar ortaya çıkacaktır.Belirsiz alacak davalarına konu olabilecek uyuşmazlıklar;1-Hakimin takdirine göre belirlenebilecek haklar2-Karşı tarafın sunacağı delillere göre belirlenecek haklar3-Yargılama aşamasında taraflarca sunulan delillerin toplanmasından sonra belirlenebilecek haklar olarak sayılabilir.Her üç halde de belirsiz alacak davası açılacağı konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır.Alacak miktarının hakimin takdirine bağlı olarak belirlenebildiği durumlarda, takdirin sonucunun belirlenmesinde çok etkili olması nedeniyle davacının zararı bilebilmesi mümkün olmadığından belirsiz alacak davası açılabilir. Ancak bu husus bile İsviçre Federal Mahkemesinde tartışılmış, İsviçre BK 42 mad/2.fıkrasındaki gibi talep sonucunun belirlenmesinin hakimin takdir yetkisine bırakıldığı durumlarda kanton hukuklarının belirsiz alacak davasını kabul etmeleri gerektiğine karar verilmiştir. Halen Almanya ve İsviçre’de bazı hukukçular farklı aksi görüşlerde ileri sürmektedirler.İkinci bir belirsiz alacak davasının açılabileceği durum, talebin karşı tarafın 3.kişinin verdiği veya yargılama sırasında verebileceği belge ve bilgilerden sonra belirlenebileceği haldir. Bu durumda daha çok hastane belgeleri ve raporların, ameliyat belgelerinin, faturaların vs gibi belgelerin gerekli olduğu durumlarda söz konusu olabilir. Bu halde belirsiz alacak davası açılabilir.Son olarak yargılama aşamasında delillerin toplanması sonucunda zararın ne miktar olacağı ve bunun bir bilirkişi incelemesi sonucu kesinleşeceği durumlardır. Bunlarda haksız fiiller ve sebepsiz zenginleşmelerden doğan anlaşmazlıklar olarak sayılabilir.Ancak bir davada, bilirkişiye başvurulmuş olmasına rağmen dava açma aşamasında davacı, zararının ne kadar olduğunu tam ve kesin olarak belirleyebilecek ise belirsiz olarak davasını açamaz. Yani bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi, tek başına o davayı belirsiz alacak davası olarak açılmasını gerektirmez. Bir kısım basit hesaplar ve araştırma sonucunda alacağın miktarı belirleniyorsa bu davaları ayırmak gerekmektedir. Aksi halde basit bir hesap yapılmasını gerektiren konuda hakimin bilirkişiye başvurduğunu düşünmek o alacağı belirsiz alacak haline gelmesine neden olacaktır. (faiz olacağı hesabı gibi.)Bu bakımdan belirsiz alacak davası 6100 Sayılı HMK’ya istisnai bir dava türü olarak girmiştir. Aksi düşünce belirsiz alacak davasını genel bir dava, kısmi davayı ise istisnai bir dava haline getirir.Bu anlamda Dairemizin iş alanı içinde kalan cismani zararlar (yaralamaya dayalı daimi ve geçici işgöremezlik halleri) ile destek tazminatlarının belirsiz alacak davası olarak açılabileceği, bu uygulamanın da birçok hak kaybına engel olacağı ve daha adil ve hakkaniyete uygun kararlarının çıkması yönünden faydalıdır.Ancak yine Dairemizin görevi içinde kalan araç hasarları, araç değer kayıpları, araç kullanamamaktan kaynaklanan zararlar, kasko tazminatlar gibi dava türlerinde belirsiz alacak davasına konu olamayacağını düşünüyorum.İsviçre ve Alman Hukukunda bile bir asırı aşkın uygulama yapılmasına rağmen bir çok kıymetli hukukçu tarafından hangi davalar belirsiz alacak davası olur veya olmaz diye tartışmalar yapılmakta olup bu tartışmalar hala devam etmektedir.Tüm bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; araçda değer kaybına ve kullanmamaktan kaynaklanan zarara ilişkin davada, hasarlanan araç davacıdadır. Hasarlananparçalar bellidir, aracın modeli, yaşı, önceki kazaları, değişen parçaları belirli olup, gelişmiş teknoloji karşısında aracın plakasını yazmak suretiyle piyasadaki rayiç 2nci el fiyatı, her yaşa göre hasarlanmanın özelliği nazara alınarak değer kaybının ne kadar olduğunu, kaç günde onarılabileceğini veya aynı aracın kaç günde yeniden satın alınabileceğini, onarım süresinde ikame aracın kiralama miktarının ne kadar olabileceğini davacının bilmemesi mümkün değildir. Basit bir araştırma ile tüm bu bilgilere ulaşabilir. Üstelik sigorta davada taraf ise zaten temerrüt için önceden bir başvuru yapılması gerekip, sigortanın da orada olaya ilişkin bir eksper çalışması yaptıracağından, karşı taraftan alınması gerekli ilgi ve belgelerde davacı için söz konusu değildir. Tüm bilgi ve belgeler ve hasarlı araç davacı elinde olması karşısında davacı için alacağın miktar ve değerinin belirsiz olduğundan söz etmek mümkün olmayacaktır.O nedenle davacının bu anlamda aracında değer kaybından ve 15 gün süre ile kullanamamasından dolayı kaynaklanan zararının belirsiz alacak davası olarak açması yargılamada, hukuk önünde karşılıklı taraf olarak bulunan ve mutlak surette eşit davranılması gereken davacı ve davalı taraf yönünden, usul hukukunun önemli ilkelerinden biri olan tarafların silahlarının eşitliği ilkesini zedeleyeceğinden mahkemece verilen kararın HMK 114 ve 115.maddeleri gereğince hukuki menfaat yokluğuna dayalı dava şartı yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerektiği görüşünde olduğundan, sayın çoğunluğun gerekçe nedeniyle redde yönelik kararın bozulması görüşüne katılmıyorum. TRAFİK KAZASI ARAÇ DEĞER KAYBI DAVASI – TRAFİK KAZASI DAVALARI TAZMİNAT AVUKATI – ARAÇ HASAR TAZMİNATI DAVALARI -ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZALARI TAZMİNAT DAVALARI –Avukat Ali SAYIM – Akhisar Avukat -Manisa Avukat – Soma Avukat -Kırkağaç Avukat -Gördes Avukat ### ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI – ANLAŞMALI BOŞANMAKTAN NE ZAMANA KADAR VAZGEÇİLEBİLİR? (Avukat Ali SAYIM Akhisar Manisa) URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/anlasmali-bosanma-davasi-anlasmali-bosanmaktan-ne-zamana-kadar-vazgecilebilir-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ Esas Numarası: 2019/7900 Karar Numarası: 2019/12760 Karar Tarihi: 24.12.2019BOŞANMA İSTEMİNDE ANLAŞMALI BOŞANMAYA DAİR HÜKMÜN BOZULMASI HALİNDE DAVANIN ÇEKİŞMELİ BOŞANMA DAVASINA DÖNÜŞECEĞİ Taraflar Boşanmışlarsa da Hükmün Davalı Tarafından Temyiz Edildiği – Anlaşmalı Boşanma Yönünde Oluşan Karar Kesinleşinceye Kadar Eşlerin Bu Yöndeki Diğer Bir İfadeyle Gerek Boşanmanın Mali Sonuçları, Gerekse Çocukların Durumu Hususunda Kabul Edilen Düzenlemeleri Kapsayan İrade Beyanından Dönmesini Engelleyici Yasal Bir Hüküm Bulunmadığı – Anlaşmanın Bozulması İle Anlaşmalı Boşanmaya İlişkin Hükmün Bütünüyle Geçersiz Hale Geldiği – Bu Halde Anlaşmalı Boşanma Davasının “Çekişmeli Boşanma” Davası Olarak Görülmesi GerektiğiÖzeti: Taraflar boşanmışlarsa da hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Anlaşmanın bozulması ile anlaşmalı boşanma hükmü bütünüyle geçersiz hale gelir. Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanmanın” olarak görülmesi gerekir.Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı erkek tarafıdan temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:Taraflar Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca boşanmışlar, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Anlaşmalı boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar eşlerin bu yöndeki diğer bir ifadeyle gerek boşanmanın mali sonuçları, gerekse çocukların durumu hususunda kabul edilen düzenlemeleri kapsayan irade beyanından dönmesini engelleyici yasal bir hüküm bulunmamaktadır. Anlaşmanın bozulması ile anlaşmalı boşanma hükmü bütünüyle geçersiz hale gelir (HUMK m. 439/2). Bu halde anlaşmalı boşanma davasının “çekişmeli boşanma” (TMK m. 166/1-2) olarak görülmesi gerekir.Açıklanan sebeple, mahkemece taraflara iddia ve savunmalarının dayanağı bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetlerini içeren beyan ile iddia ve savunmanın dayanağı olarak ileri sürülen her bir vakıanın ispatını sağlayacak delillerini sunmak ve dilekçelerin karşılıklı verilmesini sağlamak üzere süre verilip ön inceleme yapılarak tahkikata geçildikten sonra usulüne uygun şekilde gösterilen deliller toplanarak gerçekleşecek sonucu uyarınca karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 24.12.2019Yukarıdaki yargıtay kararında da izah edildiği üzere anlaşmalı boşanma protokolü imzalanmış olsa da, yerel mahkeme tarafından boşanma kararı verilmiş olsa da, yerel mahkeme kararı kesinleşinceye kadar her zaman ANLAŞMALI BOŞANMADAN VAZGEÇİLEBİLİR. ANLAŞMALI BOŞANMADAN VAZGEÇİLMESİ HALİNDE BOŞANMA DAVASI ÇEKİŞMELİ BOŞANMA DAVASINA DÖNÜŞÜR VE YARGILAMA DEVAM OLUNUR. Manisa Akhisar Anlaşmalı Boşanma davaları Avukat Ali SAYIM – Boşanma avukatları boşanma davasında dikkat edilmesi gereken hususlar – hak kaybı yaşamamak için iyi bir boşanma avukatı tutmanız gerekmektedir. ### BORDRO HİLESİ – İMZASIZ BORDROLARDA FAZLA ÇALIŞMALAR DAHİL HER AY AYNI MİKTARIN İŞÇİYE ÖDENMİŞ OLMASI (Yargıtay kararı) Avukat Ali SAYIM Akhisar Manisa URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/bordro-hilesi-imzasiz-bordrolarda-fazla-calismalar-dahil-her-ay-ayni-miktarin-isciye-odenmis-olmasi-yargitay-karari-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa YARGITAY 9 . Hukuk Dairesi 2014/27282 E. 2016/8861 K. ve  11.04.2016 tarihli kararı:Kararı Özü:  Davacının imzasını içermeyen aylık ücret bordrolarında saat ücreti ile temel ücret hesabı dışında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara yer verilerek davacının banka hesabına yatan tutar ile uyumlu bir tahakkuka gidilmiştir. Oysa örneğin 2007 yılı kimi ücret bordrolarında fazla çalışma, hafta tatili ile bayram genel tatil ücreti gibi tahakkuklara değişen miktarlarda yer verilse de bordro sonucu hep aynı 2400 USD net ücret üzerinden gerçekleşmiştir. İşçinin yurt dışında harcaması için elden verilen bir miktar da dikkate alındığında somut uyuşmazlıkta davacı işçi 2600 USD aylık ücret aldığını kanıtlamış durumdadır. Davalı işveren işçinin imzasını içermeyen ve her zaman düzenlenmesi mümkün olan bordrolarla temel ücreti bölmek suretiyle diğer işçilik alacaklarının da ödendiği şeklinde bir uygulama geliştirmiştir. İşçinin banka hesabına yapılan ödemelerde maaş açıklaması dışında başka bir bilgiye yer verilmemiştir. Böyle olunca davacının aylık temel ücretinin 2600 USD olduğu kabul edilmeli ve bordroların fazla çalışma ile hafta tatili ve genel tatil tahakkuklarını içermediği sonucuna varılmalıdır. Gerekirse bu esaslar dahilinde bilirkişiden yeniden rapor alınmalı ve mahkemece bir değerlendirmeye tabi tutularak tazminat ve alacaklar hüküm altına alınmalıdır. Savunmanın dahi altında kalan ücrete itibarla yapılan hesaba göre karar verilmesi hatalıdır4857 sayılı Kanunun 54 üncü maddesinde, yıllık ücretli izine hak kazanmak için gerekli sürenin hesabında, işçinin aynı işverenin bir veya çeşitli işyerlerinde çalıştığı sürelerin birleştirilerek göz önüne alınacağı hükme bağlanmıştır. Bu durumda, işçinin daha önce aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerinde geçen hizmetlerinin yıllık izne hak kazanma ve izin süreleri hesabı yönlerinden dikkate alınması gerekir. Kamu kurum ve kuruluşlarında geçen hizmetlerin de aynı gerekçeyle izin hesabı yönünden birleştirilmesi zorunludur. Bununla birlikte, işçiye önceki feshe bağlı olarak kullanmadığı izin ücretleri tam olarak ödenmişse, bu dönemin sonraki çalışma sürelerine eklenerek izin hesabı mümkün değildir. Önceki çalışma döneminde izin kullandırılmak veya fesihte karşılığı ödenmek suretiyle tasfiye edilmeyen çalışma süreleri, aynı işverenin bir ya da değişik işyerlerindeki çalışmalara eklenir. İşçinin aralıklı olarak aynı işverene ait işyerinde çalışması halinde, önceki dönemin kıdem tazminatı ödenerek feshedilmiş olması, izin yönünden sürelerin birleştirilmesine engel oluşturmaz. Yine, önceki çalışılan sürede bir yılı doldurmadığı için izne hak kazanılmayan süreler de, işçinin aynı işverene ait işyeri ya da işyerlerindeki sonraki çalışmalarına eklenerek yıllık izin hakkı belirlenmelidir. Yıllık izin, özde bir dinlenme hakkı olup, aralıklı çalışmalarda önceki dönem zamanaşımına uğramaz.İMZASIZ BORDROLARDA FAZLA ÇALIŞMALAR DAHİL HER AY AYNI MİKTARIN İŞÇİYE ÖDENMİŞ OLMASITEMEL ÜCRETİN BÖLÜNEREK BİR KISMININ FAZLA ÇALIŞMA GENEL TATİL ÜCRETİ OLARAK BORDROLARDA GÖSTERİLMESİ HALİNDE FAZLA ÇALIŞMA VE GENEL TATİL TAHAKKUKLARINA İTİBAR EDİLEMEYECEĞİKULLANILMAYAN YILLIK İZİNLERİN ÖDENEREK SONA ERİLEN HİZMET SÜRESİ SONRASI YENİDEN BAŞLAYAN ÇALIŞMADA ESKİ ÇALIŞMA SÜRELERİNİN YILLIK İZİNDE DİKKATE ALINAMAYACAĞISADECE KIDEM TAZMİNATI ÖDENEREK SONA ERDİRİLEN DÖNEMLERİN SONRAKİ ÇALIŞMADA YILLIK İZNİN HESABINDA DİKKATE ALINACAĞIAKHİSAR AVUKAT ALİ SAYIM AKHİSAR MANİSA İŞ DAVALARI ### Düğünde Takılan Takılar/ Altınlar Kime Aittir? -Avukat Ali SAYIM Akhisar/Manisa URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/dugunde-takilan-takilar-altinlar-kime-aittir-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa Yargıtay HGK2017/1038 E.2021/458 K.“İçtihat Metni”MAHKEMESİ:Aile MahkemesiTaraflar arasındaki “ziynet eşyasının aynen iadesi, olmadığı takdirde bedelinin tahsili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, … 12. Aile Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. YARGILAMA SÜRECİDavacı İstemi:Davacı vekili boşanma talebini de içeren daha sonra ziynet talepleri yönünden tefrik edilen dava dilekçesinde; taraflara düğünde takılan 200 adet çeyrek altın, 6 adet tam altın, 3 adet yarım altın, 19 adet 20’şer gram 22 ayar altın bilezik ile 1 adet 14 ayar 13 gram altın bilezikten oluşan ziynet eşyasının öncelikle aynen iadesine, mümkün olmaması hâlinde ödeme günündeki değerlerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.Davalı Cevabı:Davalı vekili; talep edilen miktarda ziynet eşyasının bulunmadığını, toplamda 150 civarı küçük altın ve muhtelif ölçülerde bilezik takıldığını ancak örf ve adetlere göre düğünde takılan tüm takıların erkek tarafına ait olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Mahkeme Kararı:… 12. Aile Mahkemesinin 10.11.2014 tarihli ve 2013/241 E., 2014/732 K. sayılı kararı ile; davaya konu ziynetlerin davalı yan uhdesinde kaldığının kabulü ile birlikte düğünlerdeki takıların kime takıldıysa ona ait olacağına ilişkin geleneklerinden bahseden davalı tanığının beyanı ve taraflara takılan takıları gösterir bilirkişi raporu benimsenerek sadece kadına ait olduğu anlaşılamayan davalıya takılan takıların onun kişisel malı sayılacağı gerekçesiyle, ispatlandığı kanaatine varılan 31 çeyrek altın, 22 ayar 11 adet bilezik, 22 ayar 1 adet bilezik, 1 adet 14 ayar fantezi bilezik yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı ve davalı vekilleri tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2016 tarihli ve 2015/2539 E., 2016/842 K. sayılı kararı ile; “.Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. Davacı vekilinin temyiz itirazları yönünden yapılan incelemede ise; Dava; düğünde takılan ziynet eşyalarının aynen iadesi; bunun mümkün olmaması halinde değerinin nakden tahsili istemine ilişkindir. Kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyaları, kim tarafından, kime takılırsa takılsın, kadına 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 1 YARGITAY BAŞKANLIĞI bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı sayılır. Türk Medeni Kanunu’nun 6.maddesi hükmü uyarınca; Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Somut olayda; tarafların düğünlerinde, davalıya takılan 1 adet 22 ayar 13 gr bilezik, 3 adet yarım altın, 2 adet tam altın, 80 adet çeyrek altının, davalıya ait olduğu kabul edilerek, sadece, düğünde kadına takılan altınların bir kısmı yönünden kabul kararı verildiği; talep olunan 5 adet altın bileziğin ise, davalı tanığı anne …’ nin(bilezikleri düğünlerde davacının kolunda gördüm) beyanına göre davacıya iade edildiği kabul edilerek, bu talep yönünden ise ispatlanamayan davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Oysa, davalı tanığı annenin beyanı; dava konusu 5 adet burma bileziğin davalı tarafından davacıya iade edildiğinin ispatına yeterli değildir. Mahkemece yapılacak iş; düğünde taraflara takılıp da davacıya iade edildiği ispatlanamayan, davalıya da takılan altınlar ve 5 adet burma bilezik de dahil altınlar hakkında davanın kabulüne karar vermekten ibarettir. Yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.Direnme Kararı:Mahkemenin 30.05.2016 tarihli ve 2016/234 E., 2016/388 K. sayılı kararı ile; takıların davalı elinde kaldığı kabul edilerek tekrar davacıya iade edildiğinin ispat yükünün davalıda olduğundan bahisle kısmen kabul kararı verildiği, bu karar verilirken davalıya takılan takıların davalıya, davacıya takılan takıların ise davacıya ait kişisel mal olduğunun kabul edildiği, sadece davalıya takılan 13 gram 22 ayar 1 adet bilezik yönünden bu takının kullanılış amacı ve niteliğine göre erkek tarafından kullanılabilecek takılardan olmaması nedeni ile davanın kabul edildiği, Özel Dairenin ise düğünde takılan takıların kime takılırsa takılsın kadına bağışlanmış ve onun kişisel malı olacağından bahisle bozma kararı verdiği, bu bozma gerekçesinin doğru olmadığı, zira tanık …’nın yeminli ifadesinde bu tür takıların kime takılır ise onun sayılacağına dair adetleri olduğunu beyan ettiği, davalıya takılan takıların bilirkişi raporunda da fotoğraf ve CD incelenerek açıkça belirlendiği üzere ziynet-yarım-çeyrek altın, para ve bir adet 13 gram 22 ayar bilezikten ibaret olduğu, davalı erkeğe takılan bilezik yönünden davacı kadının davasının zaten önceki kararda kabul edildiği, diğer ziynet-yarım-çeyrek altının ise nitelikleri ve kullanım amaçları gereği yatırım aracı oldukları, günümüzde erkeklerin de altın günleri yapmaya başladıkları, bankalarda altın hesabı açtıkları, bu tür değerli metallerin tasarruf amacı ve aracı olarak sürekli alınıp satıldığı, para biriktirildiğinde bu nitelikte değerli metallerin herkesçe edinildiğinin bir gerçek olduğu, kaldı ki Özel Dairenin bu takıların kadına bağışlanmış sayılacağını kabul ettiği, bağışın, bağışlayan kişinin bağış iradesini bağışlanana tevdi etmesi ve bağışlananın da bu bağışı kabul edilmesi ile sonuçlanan bir işlem olduğu, düğün sırasında davacıya bağış iradesini gösterip ona takı takma serbestisi var iken hâlen yatırım amacı ve aracı niteliğinde olan belirtilen takıların davalıya takılması hâlinde, bu takıları takanların bağış iradesinin davacıya değil davalıya yöneltildiği ve onun da kabul etmesi ile artık davalının kişisel malı olacağı kanaatinin hasıl olduğu, aslında bu nitelikteki takıların edinilmiş mal olduğu hususunun da uygulamada tartışılmaya başlanması gerektiği ancak davacı yanın bu yönde bir talebinin olmadığı, yine beş adet burma bilezik yönünden davalının annesi de olsa tanık …’nin bu bilezikleri davacının kolunda gördüğünü yeminli olarak ifade ettiği, tanığın doğru söylemediğine ilişkin 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 2 YARGITAY BAŞKANLIĞI somut belirti olmaz ise asıl olanın yeminli tanıkların doğruyu söylediklerinin kabul edilmesi gerektiği, tanığın salt davalının annesi olmasının onun doğruyu söylemediğini kabule yetmeyeceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIKDirenme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;a) Düğündeki takıların takılan kişiye ait olacağına ilişkin gelenekleri bulunduğuna dair tanık beyanı olan eldeki davada, kullanılış amacı ve niteliğine göre erkek tarafından kullanılamayacaklar hariç olmak üzere düğün sırasında erkeğe takılan ziynet eşyalarının erkeğin kişisel malı sayılıp sayılamayacağı,b) Yerel Mahkemece verilen ilk kararda, düğünde davacıya takıldığı benimsenen 5 adet bilezik yönünden talep reddedilmiş ve davacı tarafından bu husus temyize konu edilmemiş olmakla birlikte, Özel Dairece davacı lehine bozma nedeni yapılmasının davalının kazanılmış hakkının ihlali mahiyetinde olup olmadığı, taraflarca ileri sürülmemesi nedeniyle bu hususun re’sen nazara alınıp alınamayacağı, re’sen dikkate alınamayacağı sonucuna varılacak olursa düğünde davacı kadına takılan ve saklanması için kendisine teslim edilen 5 adet burma bileziği davacıya iade ettiğine ve akabinde birkaç sefer davacının kolunda gördüğüne ilişkin tanık olarak dinlenen davalının annesinin yeminli beyanına itibar edilip edilemeyeceği, buradan varılacak sonuçlara göre davalıya takılan altınlar ve 5 adet burma bilezik yönünden de davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.III. GEREKÇEYerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın aydınlatılması için ispat hukuku yönünden geçerli kurallara değinmekte yarar vardır:Dava konusu edilen bir hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların (olguların) var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir.6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 187/1. maddesi;“İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir.Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E., 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir.Diğer taraftan hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini, kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı hususu ise HMK’nın “İspat yükü” başlıklı 190. maddesinde yer almakta olup; “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.Bu hüküm, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde yer 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 3 YARGITAY BAŞKANLIĞI alan: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” ifadesine paralel olarak düzenlenmiştir.Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 10.11.2020 tarihli ve2017/3-1509E., 2020/863 K. sayılı kararında da aynı hususlara değinilmiştir.Eldeki davada, davacı düğünde takılan altınların kendisine ait olduğunu ancak davalı tarafça verilmediğini iddia etmiş; davalı ise yerel örf ve adetleri gereği düğünde takılan altınların erkek tarafına ait olduğunu o nedenle davacıya verilmediğini savunmuştur. Mahkemece davalı tarafça iddia edilen örf ve adetin varlığına ilişkin dinletilen tanığının beyanına itibar edilerek kadına özgü olanlar dışında düğünde takılan ziynetlerin kime takıldıysa ona ait olduğu kabul edilmiştir.İhtilaf düğünde takılan ziynet eşyasının taraflardan hangisine ait olduğu noktasındadır.Mevzuatımızda, düğün sırasında takılan ziynet ile parasal değeri olan bütün eşyanın aidiyeti konusunda yazılı bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenledir ki, örf ve adet hukuku uygulanmaktadır. Yargıtayın yerleşik uygulamasına, yaygın örf ve adet ile ülke gerçeklerine göre kural olarak, düğün sırasında takılan ziynet eşyası ve paralar kim tarafından ve hangi eşe takılırsa takılsın aksine bir anlaşma ya da örf ve adet kuralı olmadığı takdirde kadına bağışlanmış sayılır ve artık kadının kişisel malı kabul edilir. Yani erkeğe takılan ziynetler ve paraların da aksi kanıtlanmadığı müddetçe kadına ait olduğu kabulü vardır. Söz konusu ziynet eşyasının (altın vs.) evlenme sebebiyle gerek ailelerce ve gerek yakınlarca kadına geleceğinin güvencesi olarak takıldığı kabul edildiğinden emaneten (geçici olarak) takıldığı konusunda kadının bir kabulü olmadığı sürece genel kural kabul edilecektir. Artık, ziynetlerin geri istenmemek üzere verildiği iddia ve ispat edilmedikçe, bunları alan iade etmekle yükümlüdür.İspat külfetinin hangi tarafta olduğu hususunun, yukarıda bahsedilen hukuki düzenleme çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir. Davalı genel kuralın aksine örf ve adetleri bulunduğunu iddia ettiğine göre bunu ispat külfeti kendisine düşmektedir. Davalı ispat amacıyla muhtar olan tanık …’ı dinletmiş; tanık iddia edilenden farklı olarak “bizim adetlerimiz düğünde takılan takılar, kıza takıldıysa kızın, oğlana takıldıysa oğlanın olur” şeklinde ifade vermiş; mahkemece tanığın beyanı esas alınarak hüküm kurulmuştur.Hemen belirtmek gerekir ki, düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğu yönünde örf ve adetleri bulunduğunu belirten davalının, dinlettiği tanığın beyanı ve Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına yansıyan yaygın örf ve adet karşısında daha köklü bir adetin varlığını ispatlayamadığı açıktır. Bu durumda genel kuraldan ayrılınmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.Ne var ki, mahkemece dinlenilen davalı tanığı …’nin beyanına itibar edilerek 5 adet burma bileziğin davacıya iade edildiğinin kabulü ile bu 5 bilezik yönünden talebin reddine karar verilmiştir. Ancak, mahkemece kurulan 10.11.2014 tarihli ve 2013/241 E., 2014/732 K. sayılı karara davacının 5 adet burma bilezik yönünden itiraz etmemesi nedeniyle bu husus davalı yönünden usulü kazanılmış hak teşkil eder. Bu nedenle taraflarca getirilme ilkesine tabi bulunan ve davacı tarafça temyize getirilmediğinden bu yöndeki ret kararı kesinleşen 5 adet burma bilezik hakkındaki direnme kararı isabetli olmakla birlikte, yukarıdaki açıklamalar gereğince, diğer ziynetler bakımından direnme kararı Kurul çoğunluğu tarafından isabetli bulunmamıştır.Ayrıca, somut olayda davalıya takılan 1 adet bilezik yönünden davacının talebi mahkemece kabul edildiğinden Özel Daire bozma kararının 9. paragrafında yapılan açıklamalar dosya kapsamı ile örtüşmemektedir. Bu durumda, Özel Daire bozma kararının 9. paragrafının 1. bendindeki “1 adet 22 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 4 YARGITAY BAŞKANLIĞI ayar 13 gr bilezik” ifadesinin bozma kararında yer almasının isabetli olmadığı, karardan çıkartılması gerektiği sonucuna varılmıştır.Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, düğünde takılan takıların düğün masraflarına katkı mahiyetinde olduğu ve kime takıldıysa ona hediye verilmesi gayesi güdüldüğü, takılan tüm ziynet eşyasının kadına bağışlanmasının amaçlanamayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.Sonuç itibariyle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır.IV. SONUÇ :Açıklanan nedenlerle;Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 27.01.2016 tarihli ve 2015/2539 E., 2016/842 K. sayılı kararının 9. paragrafının 1. bendindeki “1 adet 22 ayar 13 gr bilezik” ifadesinin bozma kararından çıkartılması suretiyle direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.04.2021 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.KARŞI OYUyuşmazlık; tarafların düğününün yapıldığı yörenin örf ve adetine göre erkeğe takılan altınların erkeğe ait olduğu yönündeki davalı savunmasının kanıtlanıp kanıtlanmadığı, buna göre düğünde erkeğe hediye olarak takılan altınların, davalının kişisel malı sayılıp sayılmayacağı, örf ve adet gereği erkeğe verilmiş kabul edilip edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Davalı erkek; yörenin örf ve adetine göre düğünde takılan takıların erkeğe ait olduğunu savunmuş, davacı kadın ise, örf ve adete göre ev eşyalarını erkek tarafının alması hâlinde takıların erkeğe ait olacağını, oysa tarafların ev eşyalarını kendilerinin aldığını ileri sürmüştür. Bu noktada; ziynet kavramı, örf ve adet kuralları ile davada ispat kuralarına ilişkin yasal düzenlemelere bakmak gerekir. Ziynet; altın, gümüş gibi kıymetli madenlerden yapılmış olup; insanlar tarafından takılan süs eşyası olarak tanımlanmaktadır (Yılmaz, E.: Hukuk Sözlüğü, … 2011, s. 1529). Ziynet eşyasını da, evlilik münasebetiyle gelin ve damada verilen hediyeler olarak nitelendirmek mümkündür. Kadına özgü ziynet eşyaları; bilezik, altın kelepçe, kolye, gerdanlık, takı seti, bileklik, saat, küpe ve yüzük gibi takılar olarak kabul edilmektedir (Sağıroğlu, M.Ş: Ziynet davaları, …, 2013, s.3). Kadına özgü ziynet eşyaları; eşler arasında bir anlaşma yoksa veya bu konuda örf ve adet bulunmadıkça evlilik sırasında kim tarafından hangi eşe takılmış olursa olsun kadın eşe bağışlanmış sayılır ve artık onun kişisel malı niteliğini kazanır (HGK’nın 05.05.2004 tarih, 2004/4-249 E, 2004/247 K, 04.03.2020 tarih,2017/3-1040E, 2020/240 K). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1/1 maddesindeki; “Kanunda uygulanabilir bir hüküm 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 5 YARGITAY BAŞKANLIĞI yoksa, hakim , örf ve adet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.” düzenlemesi gereği hâkim kanunda hüküm bulunmayan hâllerde örf ve adet gereğince karar verme yetkisine sahiptir. Örf ve adet kuralları; belli bir olay ve ilişkilerde toplumun bireylerince belli bir biçimdeki davranışın tekrarlanması ile yavaş yavaş organizmanın gelişmesi gibi meydana gelir. Dolayısıyla, bir örf ve adet kuralının uzun süre uygulanması (maddi unsur) bu kurala uyma konusunda toplumda bir inancın (psikolojik unsur) yerleşmesi ve kurala uyulmaması durumunda bir yaptırım ile karşılaşılacağı konusunda bir kabulün olması ( hukuki unsur) gerekir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. maddesi: “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür. ” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun “İspat yükü” başlığını taşıyan 190. maddesi: “(1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.” hükmünü içermektedir. HMK’nın 190. maddenin birinci fıkrasında, ispat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural vurgulanmıştır. Buna göre, bir vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran taraf ispat yükünü taşıyacaktır. İspatın konusu, tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve bu uyuşmazlığın çözümüne etkili olabilecek çekişmeli vakıalardır ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir. Vakıa (olgu) ise, 03.03.2017 tarihli ve 2015/2 E. ve 2017/1 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; kendisine hukuki sonuç bağlanmış olaylar şeklinde tanımlanmıştır. İspatı gereken olaylar, olumlu vakıalar olabileceği gibi olumsuz vakıalar da olabilir. Bir davada o davanın çözümünü etkileyebilecek vakıalar için delil gösterilir ve ancak bu deliller inceleme konusu olabilir. Başka bir deyişle, delil, bir vakıanın ispatı için başvurulan vasıtalardır ve konusu da maddi hukuktur. Öncelikle düğünde takılan ziynet ve altınların varlığı ve miktarının tespiti gerekir. Düğünde taraflara takılan bilezikler ile altınların tespiti için davacı tarafın dayandığı altı adet fotoğraf ve CD üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi sonucu düzenlenen asıl ve ek raporlar ve tanık beyanına göre, mahkemece, davacı kadın üzerinde 5 adet 22 ayar, her biri 22 gram … burması, 11 adet 22 ayar her biri 15 gram civarında takı bileziği, 1 adet 14 ayar 10 gram fantezi bilezik ile 31 adet çeyrek altın, davalı erkek üzerinde ise, 1 adet 13 gram 22 ayar bilezik, 2 adet ziynet altın, 3 yarım altın, 80 adet çeyrek altın bulunduğu, erkek üzerine takıldığı tespit edilen 1 adet bilezik davalıya takılmış ise de kadına özgü ziynet eşyası olması nedeniyle kadına ait olduğu ayrıca 5 … burma bileziğin de davacıda kaldığı kabul edilerek, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararını temyizinde davacı, örf ve adet yönünde yeterli araştırma yapılmadığını ileri sürmüş, mahkemece davacıda kaldığı kabul edilen 5 … burma bileziği temyiz konusu yapmamış, davalı da temyizinde, köy muhtarının beyanı ile yöresel örf ve âdetin belirlendiğini, buna göre üzerinde tespit edilen altınların davacı tarafından talep edilmesinin yerinde olmadığını, davacı üzerinde 15 çeyrek altın tespit edilmesine rağmen, 31 adet çeyrek altının davacıya iadesi yönündeki kararın yerinde olmadığını 19/11/2021 12:10 Yargıtay Bilgi İşlem Merkezi Müdürlüğü Tarafından Oluşturulmuştur. Sayfa 6 YARGITAY BAŞKANLIĞI ileri sürerek temyiz etmiş, davalı erkek üzerinde tespit edilen 1 adet 22 ayar, 13 gram bileziğin davacıya iadesini temyiz konusu yapmamıştır. Bu durumda; mahkemenin, ilk kararında, 5 adet bileziğin davacıda bulunduğu, düğünde davalıya takılan 1 adet bileziğin de davacıya ait olduğu yönündeki kabulü taraflarca temyiz konusu yapılmadığından Özel Dairenin bu yöndeki bozması yerinde değildir. Belirtilen yasal düzenlemeler ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde; tarafların aynı köylü olduğu ve düğünlerinin köyde yapıldığı, CD ve fotoğraflarda tarafların düğününde kadın ve erkeğe ayrı kuşak takılarak takıların ayrı ayrı takılmış olması ve 9 yıl köy muhtarlığı yapan tanığın, “adetlere göre, düğünde kıza takılan takıların kıza, erkeğe takılan takıların erkeğe ait olduğu” beyanı karşısında, yöresel örf ve adet gereği düğünde davalı erkeğe takılan altınların davalıya ait olduğu kanıtlanmış bulunduğundan, mahkemenin direnme kararının yerinde olduğu, kararın onanması gerektiği görüşünde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma kararına katılınmamıştır.Akhisar avukat, boşanma avukatı, ziynet davası, düğünde takılan altınlar kime aittir? Düğünde takılan altınlarımı alabilir miyim? ### KADIN EŞİN YÜKSEK MİKTARLI GELİRİ VE MAL VARLIĞI OLSA DAHİ UYGUN MİKTARDA TESPİT EDİLECEK TEDBİR NAFAKASINA HÜKMEDİLMESİ GEREKTİĞİ – Avukat Ali SAYIM / Akhisar Manisa URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/kadin-esin-yuksek-miktarli-geliri-ve-mal-varligi-olsa-dahi-uygun-miktarda-tespit-edilecek-tedbir-nafakasina-hukmedilmesi-gerektigi-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa T.C YARGITAY.Hukuk Genel KuruluEsas: 2017/ 2-2415Karar: 2021 / 347Karar Tarihi: 25.03.2021ÖZET: Mahkemece yüksek miktarda geliri ve mal varlığı olduğu gerekçesiyle kadın eşin tedbir nafakası talebinin reddine karar verilmiş ise de; TMK’nın ilgili maddesinin evlilik birliğinin yüklediği hak ve yükümlüklere aykırı davranan eş hakkında hâkim müdahalesinin düzenlendiği özel bir hüküm olduğu, maddenin asıl amacının evlilik birliği devam eden eşler arasında birlikte yaşamaya ara verilmesi hâlinde haksız olan eşin haklı olan eşe karşı birlik yükümlülüklerini yerine getirmesinin sağlanmasını hedeflediği, açıklanan tüm bu sebeplerle tarafların ekonomik ve sosyal düzeylerinin, davanın kabulü noktasında değil ancak takdir edilecek nafakanın miktarında önem arz ettiği dikkate alınarak mahkemece kadın eş yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken nafaka talebinin tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.(4721 S. K. m. 169, 185, 197)Dava ve Karar: 1. Taraflar arasındaki “bağımsız tedbir nafakası ve boşanma” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 8. Aile Mahkemesince verilen tedbir nafakasının ortak çocuk yararına kabulüne davacı kadın yönünden reddine; boşanma davasının da reddine ilişkin karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.2. Direnme kararı davacı-karşı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. YARGILAMA SÜRECİDavacı-Karşı Davalı İstemi:4. Davacı-karşı davalı vekili 04.07.2012 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 10.12.2005 tarihinde evlendiklerini, 2009 doğumlu Kanat isimli bir çocuklarının dünyaya geldiğini, davalının doğumdan sonra birlik görevlerini yerine getirmediğini, evine ve çocuğuna bakmadığını, müvekkilinden uzaklaştığını, akşamları eve geç geldiğini, bazı akşamlar hiç gelmediğini, sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığını ileri sürerek müvekkili ve ortak çocuk yararına ayrı ayrı 4,000TL olmak üzere toplamda 8.000TL tedbir nafakası ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı-Karşı Davacı İstemi:5. Davalı-karşı davacı 30.07.2012 tarihli karşı dava dilekçesinde; tarafların 10.12.2005 tarihinde evlendiklerini, her iki tarafın da ikinci evlilikleri olduğunu ve önceki evliliklerinden birer tane çocuklarının bulunduğunu, kadın eşin müvekkiline ekonomik anlamda baskı yaptığını, ilk eşinden olan oğlunu eve kabul etmediğini, bu nedenle küçük çocuğun psikolojik yönden etkilendiğini, pedagog yardımı almak zorunda kaldıklarını, davacının sürekli huzursuzluk verici davranışlarına devam ettiğini, iki ayrı kuyumcu şirketinde ortaklığının bulunduğunu, ekonomik anlamda çok iyi durumdu olduğunu, sık sık yurt dışı seyahatine katıldığını, tüm bunlara rağmen ailenin geçimine katkıda bulunmadığını, kadın eşin gelir elde etmesi ve ayrıca sahip olduğu mal varlıkları gözetildiğinde nafaka talep edemeyeceğini belirterek asıl davanın reddine, karşı davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, müvekkili yararına 20,000TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Mahkeme Kararı:6. İstanbul 8. Aile Mahkemesinin 26.12.2013 tarihli ve 2012/480 E., 2013/858 K. sayılı kararı ile; evlilik birliği içerisinde erkek eşin; eşi ve çocukları ile ilgilenmeyerek güven sarsıcı davranışlarıyla tam kusurlu olduğu, kadın eşe ise yüklenebilecek kusurlu bir davranışın bulunmadığı gerekçesiyle erkek eşin boşanma davasının reddine, kadın eş aleyhine açılan boşanma davasının niteliğinden kaynaklı 03.05.2013 tarihli celsede yararına hükmedilen aylık 500,00TL tedbir nafakasının karar tarihi itibari ile sona erdirilmesine, kadın eşin bağımsız tedbir nafakası davasına yönelik yapılan yargılamada ise; kadın eşin her ne kadar ayrı yaşamakta haklı olduğu ispatlanmış ise de sabit ve düzenli gelirinin olması gerekçesiyle davacı-karşı davalının kendi adına talep etmiş olduğu TMK’nın 197. maddesine dayalı bağımsız tedbir nafakası talebinin reddine, ortak çocuk yararına ise tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla aylık 2.500,00TL tedbir nafakası ödenmesine karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 28.09.2015 tarihli ve 2015/2707 E., 2015/16596 K. sayılı kararı ile;“…Hüküm davacı-karşı davalı tarafından, karşı davanın red gerekçesi, çocuk için hükmedilen nafakanın miktarı ve kendisinin nafaka talebinin reddi yönünden, davalı-karşı davacı tarafından ise, karşı boşanma davası, çocuk için hükmedilen nafakanın miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre, davalı-karşı davacı(nın) tüm, davacı-karşı davalı(nın) ise, aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.2-Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı (kadın) ayrı yaşamakta haklı olduğu anlaşılmaktadır. Birlikte yaşamaya ara verilmesinin haklı sebebe dayandığı mahkemece de kabul edilmiş, ancak davacı-karşı davalı(nın) geliri mevcut olduğundan nafaka talebi reddedilmiştir. Kanun, birlikte yaşamaya ara verilmesinin haklı sebebe dayanması halinde, eşlerden birinin istemi üzerine, birinin diğerine yapacağı parasal katkıya ilişkin önlemlerin alınacağını öngörmektedir (TMK. m. 197/2). Bu hükümde, ayrı yaşamakta haklı olan eşin diğerinden parasal katkı isteyebilmesi için “gelirinin bulunmaması” unsuruna yer verilmemiştir. Dolayısıyla, davacı-karşı davalı(nın) gelirinin bulunması, Türk Medeni Kanununun 197’nci maddesine göre, lehine nafaka tayinine engel değildir. Bu eşin gelirinin bulunması, tayin olunacak nafakanın miktarını belirlemede nazara alınabilir. Davacı-karşı davalının ayrı yaşamakta haklı olduğu gerçekleştiğine göre, lehine uygun miktarda tedbir nafakası tayini gerekirken, isteğin reddi doğru bulunmamıştır,…” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.Direnme Kararı:8. İstanbul 8. Aile Mahkemesinin 15.03.2016 tarihli ve 2015/882 E., 2016/178 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında; bağımsız tedbir nafakası ve karşı boşanma davasına yönelik yapılan yargılamalara ilişkin kadın eşin bağımsız tedbir nafakası davasına yönelik bozma kararı verilmiş ise dava dilekçesinin üç numaralı bendinde davacının çalışmaya başlayarak evin geçimine katkıda bulunduğu ve kişisel ihtiyaçlarını karşıladığının belirtildiği, iki adet kuyumculuk şirketinde hissesinin olduğu, çocuk yararına da tedbir nafakası aldığı gerekçesiyle yüksek miktarda geliri ve mal varlığı olan kadın eşin tedbir nafakası talebinin reddinin doğru olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:9. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı-karşı davalı vekilince temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı-karşı davalı kadın eşin ayrı yaşamada haklı olduğunu ispat etmesi karşısında, tarafların ekonomik ve sosyal durumları gözetilmeksizin, Türk Medeni Kanunu’nun 197. maddesi uyarınca açmış olduğu bağımsız tedbir nafakası davasında yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.12. Evlilik birliği hak ve yükümlülükler temeline dayalı olan bir hayat ortaklığı şeklinde tarif edilmekte olup, eşler evlilik birliği süresince eşit haklara sahip bulunurlar. Bunun doğal sonucu olarak eşlerden biri için hak olan diğer eş için yükümlülük oluşturur. Birliğin devamı süresince eşlerin birbirlerine karşı olan hak ve yükümlülükleri diğer bir ifadeyle evliliğin temel normu 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 185. maddesi ile düzenleme altına alınmıştır. İşte evliliğin genel hükümleri kapsamında eşlerin kendi arasındaki ilişkilerden doğan hakların ihlali aynı zamanda boşanma davasının konusunu oluşturur. TMK ile düzenleme altına alınan hükümler uyarınca eşler evlilik birliğinin kurulması ile birbirlerine karşı; birlikte yaşama, oturacakları konutu seçme, birliği yönetme, kadının önceki soyadını kullanma, birliği temsil ve son olarak meslek veya iş seçimi konularında hak ve yükümlülüklere sahip olurlar ve sahip oldukları bu hak ve yükümlülükleri birliğin sona erme anına kadar devam eder.13. TMK’nın 185. maddesine göre “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler. Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar”, 186. maddesine göre de “Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler. Birliği eşler beraberce yönetirler. Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar”.14. Eşler; varsa çocukları ile birlikte ortak konut kavramı ile açıklanan ve barınma amacı ile kullanmakta oldukları konut veya konutlarda birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak, yardımcı olmak ve birliğin giderlerine güçleri oranında katılmak zorundadırlar. Bu yükümlülüklerini haklı bir sebep olmaksızın yerine getirmekten kaçınan eşin hâkim müdahalesi ile yasal yaptırıma maruz kalacağı tartışmasızdır.15. Bahsedilen yaptırımlardan biri de TMK’nın “Birlikte yaşamaya ara verilmesi” başlıklı 197. maddesinde düzenleme altına alınmış, maddede;“Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir.Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır.Eşlerden biri, haklı bir sebep olmaksızın diğerinin birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hale gelmesi üzerine de yukarıdaki istemlerde bulunabilir.Eşlerin ergin olmayan çocukları varsa hâkim, ana ve baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlere göre gereken önlemleri alır” hükmü öngörülmüştür.16. Evlilik birliği kurulduktan sonra, birlik ilkesinin doğal sonucu olarak eşler karşılıklı anlayış, saygı, sevgi ve hoşgörü içinde birlikte yaşamak zorunda iseler de, anılan maddede bunun her zaman mümkün olmadığı gözetilerek ailenin korunmasına ilişkin önlemler düzenlenmiştir.17. Tedbir nafakası 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre eşe iki şekilde verilmektedir. Bunlardan ilki birlikte yaşamaya ara verilmesi sebebiyle eşe verilen bağımsız tedbir nafakası (TMK m. 197) iken diğeri boşanma veya ayrılık davası açılınca davanın devamı süresince geçici önlem olarak eşe verilen geçici tedbir (TMK m. 169) nafakasıdır.18. Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa, eşlerden birinin haklı bir sebep olmaksızın birlikte yaşamaktan kaçınması veya ortak hayatın başka bir sebeple olanaksız hâle gelmesi üzerine hâkim; eşlerden birinin istemiyle, diğer eşe bir miktar parasal katkı yapmasına karar verir. Uygulamada TMK’nın 197. hükmüne göre gerek eş ve gerekse ergin olmayan çocuklar için hâkim tarafından belirlenen bu parasal katkıya bağımsız tedbir nafakası denilmektedir. Diğer bir deyişle; birlikte yaşamaya ortak olmayan iradeyle ara verilmesi hâlinde, gerçekleşecek istem üzerine, hâkim tarafından yapılacak olan özel müdahalenin bir şekli düzenleme konusu yapılmıştır.19. Öte yandan, eşin ayrı yaşamı için bağımsız tedbir nafakası ayrı yaşamada haklılık varsa verilebilir. Bağımsız tedbir nafakası davasında kural olarak tarafların kusur durumu ölçü olarak alınamaz. Tedbir nafakası istenen eş kusursuz olsa bile, diğer koşullar gerçekleşmişse tedbir nafakası verilebilir. Başka bir anlatımla bağımsız tedbir nafakası davasında dikkate alınacak ölçü; tarafların kusur durumları değil, nafakayı talep eden eşin ayrı yaşamada haklı olup olmadığıdır.20. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde somut olayda; tarafların 10.12.2005 tarihinde evlendikleri, bu evlilikten bir çocuklarının bulunduğu, taraflar arasındaki fiilî ayrılığın erkek eşin ortak konutu terk etmesi nedeniyle başladığı, kadın eşin bunun üzerine 04.07.2012 tarihinde eldeki bağımsız tedbir nafakası davasını açtığı, erkeğin ise asıl davaya karşı 30.07.2012 tarihinde boşanma talepli karşı dava açtığı, yerel mahkemece belirlenen ve Özel Dairenin onama kararıyla kesinleşen kusur durumuna göre erkek eşin eşi ve çocuklarıyla ilgilenmediği ayrıca güven sarsıcı davranışları nedeniyle tam kusurlu olduğu, bu nedenle açmış bulunduğu karşı boşanma davasının reddedildiği, tarafların hukuken hâlen evli oldukları anlaşılmaktadır. Buna göre; erkek eşin haklı bir sebebi olmaksızın, ortak konuttan ayrılarak, eşlerin varsa çocukları ile birlikte yaşamak, birbirlerine sadık kalmak, yardımcı olmak ve birliğin giderlerine güçleri oranında katılmak şeklinde düzenleme altına alınan yasal yükümlülüklerine aykırı davrandığı görülmektedir. Haklı bir sebep olmaksızın eşlerden birinin tek taraflı iradesi ile birlikte yaşamaya ara vermesi evliliğin genel hükümleri ile düzenleme altına alınan ve eşlerin birbirlerine karşı evlilik birliğinin kurulması ile üstlendikleri hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz. Dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde haklı bir sebep olmaksızın birlikte yaşamaktan kaçınan erkek eş karşısında, ayrı yaşamak zorunda kalan kadının, TMK’nın 197. maddesine göre eşine karşı birliğe parasal katkı isteme hakkı olduğu gözetilmeksizin bağımsız tedbir nafakası talebinin reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.21. Her ne kadar mahkemece yüksek miktarda geliri ve mal varlığı olduğu gerekçesiyle kadın eşin tedbir nafakası talebinin reddine karar verilmiş ise de; TMK’nın 197. maddesinin evlilik birliğinin yüklediği hak ve yükümlüklere aykırı davranan eş hakkında hâkim müdahalesinin düzenlendiği özel bir hüküm olduğu, maddenin asıl amacının evlilik birliği devam eden eşler arasında birlikte yaşamaya ara verilmesi hâlinde haksız olan eşin haklı olan eşe karşı birlik yükümlülüklerini yerine getirmesinin sağlanmasını hedeflediği, açıklanan tüm bu sebeplerle tarafların ekonomik ve sosyal düzeylerinin, davanın kabulü noktasında değil ancak takdir edilecek nafakanın miktarında önem arz ettiği dikkate alınarak mahkemece kadın eş yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken nafaka talebinin tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.22. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında mahkemece verilen direnme kararının onanması gerektiği, direnme gerekçesinin isabetli olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca yukarıda belirtilen nedenlerle benimsenmemiştir.23. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.24. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.IV. SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;Davacı-karşı davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.03.2021 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)Akhisar Avukat, Akhisar Boşanma Avukatı, Kadının Nafaka hakkı, Erkeğin Nafaka Hakkı, En iyi Boşanma Avukatı, Boşanma Davası Avukatı Akhisar Manisa ### Önalım (şufa) hakkına dayalı tapu iptal ve tescil davasında FİİLİ TAKSİM -Avukat Ali SAYIM Akhisar/Manisa URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/onalim-sufa-hakkina-dayali-tapu-iptal-ve-tescil-davasinda-fiili-taksim-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa T.C YARGITAYHukuk Genel KuruluEsas: 2017/ 1950Karar: 2020 / 853Karar Tarihi: 10.11.2020MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi1. Taraflar arasındaki “önalım hakkına dayalı tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kumluca Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. YARGILAMA SÜRECİDavacı İstemi:4. Davacılar vekili 15.06.2009 havale tarihli dava dilekçesinde; müvekkillerinin Antalya ili, Kumluca ilçesi, Çavuşköy mevkiinde kain 597 parsel sayılı taşınmazda hissedar olduklarını, diğer hissedarın hissesini satacağını bildirmeden gerçek değerinden çok fazla satış bedeli göstererek muvazaalı şekilde davalıya sattığını, satış bedelinin çok fazla gösterilerek davacıların şufa hakkını kullanmalarına engel olunmak istenildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazda davalıya satışı yapılan hissenin tapu kaydının iptal edilerek müvekkilleri adına tesciline, mahkemece belirlenecek gerçek değerin şufa bedeli olarak ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir.Davalı Cevabı:5. Davalı 28.07.2009 havale tarihli cevap dilekçesinde; çekişmeli taşınmazda harici ve rızai taksim yapılması neticesinde zeminde sınırları belirlenen bölümün dava dışı …’e satılıp teslim edildiğini, taşınmazın … tarafından nar bahçesi hâline getirilen bu kısmını tapuya itimat ederek satın aldığını, satış ve değerinde muvazaa olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Mahkeme Kararı:6. Kumluca Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.06.2013 tarihli ve 2009/313 E., 2013/418 K. sayılı kararı ile; yapılan keşif ve bilirkişi beyanlarından dava konusu taşınmazın taksime konu edilmediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne, 597 parsel sayılı taşınmazın davalı … adına olan 1/5 payının iptali ile davacılar adına tesciline, karar kesinleştiğinde davacılar tarafından yatırılan şufa bedelinin işlemiş ve işleyecek nemaları ile birlikte davacıya ödenmesine karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:7. Kumluca Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.8. Yargıtay 14. Hukuk Dairesince 10.04.2014 tarihli ve 2014/2212 E., 2014/4740 K. sayılı kararı ile; “…Önalım davasına konu payın ilişkin bulunduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak kendi aralarında taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle önalım hakkını kullanması TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ile bağdaşmaz. Kötü niyet iddiası 14.02.1951 gün ve 17/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir. Bu gibi halde savunmanın genişletilmesi söz konusu değildir. Eylemli paylaşmanın varlığı halinde davanın reddi gerekir.Somut olayda mahallinde yapılan keşif ve dinlenen mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarından taşınmazın fiilen taksim edildiği, paydaşlardan…’nin kendisine düşen yeri önce 10.03.2008 tarihinde …’e sattığı, …’in de bu bölümü nar bahçesi haline getirdiği, daha sonra 26.05.2009 tarihinde davalı …’e sattığı davacıların önceki malik zamanında bir hak talebinde bulunmadıkları anlaşılmıştır.Bu durumda mahkemece artık davacıların davalıya karşı önalım hakkını kullanmalarının iyiniyet kuralları ile bağdaşmayacağı gözetilerek davanın reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir”gerekçeleriyle karar bozulmuştur.Direnme Kararı:9. Kumluca 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.11.2014 tarihli ve 2014/181 E., 2014/673 K. sayılı kararı ile; davaya konu taşınmaz payının satışının üzerinden uzunca bir zaman geçmediği, taşınmazda davalıya satılan kısım haricindeki kısımların boş olduğu, taksimin varlığına karine teşkil edecek bir işaret, iz veya ayırımın bulunmadığı, davacıların taşınmazda yer kullanmadığı, davalının dayandığı taksim krokisinde paydaşların imzalarının bulunmadığı, tanıkların beyanları ve dayanılan krokinin taksimin varlığına delil teşkil edecek nitelikte olmadığı, paydaşların taksim yönünde iradelerinin bulunmadığı gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu edilen hissenin bulunduğu taşınmazda eylemli taksimin bulunup bulunmadığı buradan varılacak sonuca göre satıcı zamanında bir hak talebinde bulunmayan davacıların davalıya karşı önalım hakkını kullanmalarının dürüstlük kurallarına aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE12. Uyuşmazlığın çözümünde, öncelikle önalım hakkı ve hukuki niteliğine ilişkin açıklama yapılmasında yarar vardır.13. Bilindiği üzere paylı mülkiyette paydaşlar arasında ortak idare ve kullanma durumu söz konusu olduğundan paydaşların birbirlerini bilmeleri ve tanımaları önem taşımaktadır. Bu ihtiyacın gereği olarak paydaşlar arasına yabancı bir kişinin girişini engellemek, taşınmazın daha küçük parçalara ayrılmasını önleyebilmek, hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin etmek amacıyla paylı taşınmazlarda hissedarların temlik hakkı sınırlandırılarak yasal önalım hakkı tanınmıştır.14. Önalım hakkı taşınmaz mal mülkiyetinin kanundan doğan takyitlerinden biri olup 26.12.1951 tarihli ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında yenilik doğuran bir hak olduğu belirtilmiştir.15. Öte yandan 20.06.1951 tarihli ve 13/5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında ise önalım hakkının hukuki niteliği, “Şufa hakkı, mefşu hissenin üçüncü şahsa satılması ve satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılmış olması gibi muayyen şartlar altında kullanılacak yenilik doğurucu bir haktır ki, şefinin bu hakkı kullandığı yolundaki tek taraflı irade beyanının müşteriye vasıl olmasıyla yeni bir hukuki vaziyet meydana getirilmesine yarar. Bu hakkın kullanılmasıyla şefi yeni bir akit yapmaya hacet kalmaksızın müşteriye halef olur” şeklinde açıklanmıştır.16. Yasal önalım hakkı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun “Taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kısıtlamaları” başlıklı ikinci ayrımında, “II. Devir Hakkının Kısıtlamaları 1.Yasal Önalım Hakkı” alt başlıkları altında “a. Önalım Hakkı Sahibi” başlıklı 732; “b. Kullanma yasağı, feragat ve hak düşürücü süre” başlıklı 733 ve “c.Kullanılması” başlıklı 734. maddelerinde düzenlenmiştir.17. 4721 sayılı TMK’nın 732. maddesi; “Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler” hükmünü içermektedir. Madde gerekçesinde ise: “Maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını ister tamamen ister kısmen bir başkasına satması hâlinde, diğer paydaşların önalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, önalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır” ifadelerine yer verilmiştir. Anılan düzenlemede önalım hakkının açık bir tarifi yapılmamakla birlikte temel prensibin mülkiyet serbestisi ve tasarruf yetkisi olduğu gözetilerek paydaşın temlik hakkı sınırlandırılırken bu sınırlandırma sınırlı tutularak sadece satım akitleri için önalım hakkı öngörülmüştür.18. Bu husus yukarıda içeriği açıklanan 20.06.1951 tarihli ve 5/13 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da benimsenmiş; kararın gerekçesinde, taşınmaz mülkiyetinin takyitlerinden olan kanuni önalım hakkının taşınmazda hisse sahibi bulunan şahsa, diğer bir kimsenin payının üçüncü kişiye satılması hâlinde o hisse müşteriye neye mal olmuş ise o miktar ile ve belli bir süre içinde satın almak yetkisini veren ayni bir hak olduğu ifade edilmiştir.19. Açıkça görüldüğü üzere kanuni önalım hakkından söz edebilmek için paylı mülkiyet hükümlerine tabi bir taşınmazdaki payın üçüncü şahsa satılması gerekmektedir. Önalım hakkının konusu pay satışıdır.20. Gerçek bir satışın konusu olmayan, satım niteliğinde olmayan pay temliklerinde yasal önalım hakkı doğmayacaktır. Önalım hakkının payın satışındaki şartlar dâhilinde kullanılması gerektiğinden, payı paradan başka bir karşılıkla iktisap edenlerden, onu, aynı şartlarla yerine getirmek suretiyle temellük etmeye imkân bulunmamaktadır. Örneğin temlikin hibe şeklinde olması hâlinde, hibede bir malın bedelsiz olarak üçüncü kişinin mülkiyetine geçirilmesi amaçlandığından önalım hakkı kullanılamayacaktır. Zira önalımda, önalım hakkını kullanan kişinin payı satın alana ödemekle yükümlü olduğu bedel hibede mevcut değildir, önalım hakkını kullananın hiçbir bedel ödemeden payın kendisine devrini istemesi mümkün değildir.21. Özetle ifade edilecek olursa, yasal önalım hakkı paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren yenilik doğurucu bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Önalım hakkı alıcıya karşı ancak dava açmak suretiyle kullanılır.22. Diğer taraftan davalının, taşınmazda “fiilitaksim” bulunduğunu ileri sürmesi nedeniyle bu kavram hakkında da açıklama yapılmasında yarar vardır.23. 4721 sayılı TMK’da paydaşlar arasında fiilitaksim hususu düzenlenmediği gibi önalım hakkının kullanımına olan etkisine dair bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu kavram uygulamamıza Yargıtay içtihatları ile girmiştir. Yargısal içtihatlarda yapılan tanıma göre paydaşlar arasında fiilitaksim bulunduğu taktirde önalım hakkının kullanılmasının dürüstlük kurallarına aykırı olduğunun kabul edilebilmesi için, yasal önalım hakkına konu payın ilişkin bulunduğu bir taşınmazın varlığı, bu taşınmazın, paydaşlarca kendi aralarında taksim edilmesi ve davacı ve davalıya pay satan paydaş (paydaşların) taşınmazın belirli bir kısmını kullanması gerekli ve yeterlidir.24. Paydaşlar arasında fiilitaksim bulunması hâlinde yasal önalım hakkının kullanılamayacağına dair bir yasa hükmü bulunmasa da, taşınmazda fiili bir kullanma biçimi oluşmuş, uzun süre de paydaşlar bu durumu benimsemişlerse kayıtta paylı, eylemli olarak bağımsız bu oluşumun korunması, TMK’nın 2. maddesinde tanımını bulan dürüstlük kuralının gereğidir. Zira TMK’nın 2. maddesinde herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken dürüstlük kurallarına uyması zorunluluğu getirilmiş, uyulmamasının yaptırımı olarak da hakkın kötüye kullanılmasının hukuk düzeni tarafından korunmayacağı belirtilmiştir. Bilindiği üzere hakkın açıkça kötüye kullanıldığı tüm hâllerde dürüstlük kuralına da aykırılık söz konusudur. Fiilitaksimin hukuki dayanağını da TMK’nın bu maddesi oluşturmaktadır (Tunaboylu, M.: Önalım (Şuf’a) Davaları, 4. b., Ankara 2008, s.440).25. Nitekim öğretide paylı mülkiyette fiilitaksim durumu Yargıtay kararlarından bağımsız olarak tanımlanmamış olup yalnızca yasal önalım hakkının dürüstlük kuralına aykırı kullanımlarından biri olarak nitelendirilmiştir (Köylüoğlu, E.: Önalım Davası (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2011, s. 94).26. Bu doğrultuda, önalım davasına konu payın bulunduğu taşınmazda paydaşlar arasında fiilitaksim yapıldıktan sonra, bunlardan biri kendisinin kullandığı yeri ve bu yere tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, aynı taşınmazda farklı bir bölüm kendisine bırakılan ve satıcı zamanında bu yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda yapılan satış nedeniyle önalım hakkını kullanması TMK’nın 2. maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı ile bağdaşmaz. Kötü niyet iddiası 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkemece de kendiliğinden nazara alınması gerekir.27. Yapılan açıklamalar ışığı altında somut olaya gelince; çekişmeli 597 parsel sayılı taşınmazın 05.05.1987 tarihinde tarla vasfında davacılar murisi … adına tescil edildikten sonra 16.08.1996 tarihinde 1/5 hisseli olarak mirasçılarına intikal ettiği, dava dışı paydaş …’a (…) isabet eden hissenin 10.03.2008 tarihinde dava dışı …’e, … tarafında da 26.05.2009 tarihinde davalı …’ye satıldığı, taşınmazda hissedar olan davacılar tarafından 15.06.2009 tarihinde önalım hakkına dayalı olarak eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.28. Mahallinde 18.06.2010 tarihinde yapılan keşif sonucu düzenlenen 28.06.2010 havale tarihli fen bilirkişi raporuna ekli krokide (A) ile işaretli bölümün Mehmet…’un, (B) ile işaretli bölümün… ve……’un, (C) ile işaretli bölümün …’un (davacı), (D) ile işaretli bölümün …’un (davacı), E harfi ile işaretli bölümün……’un kullanıma bırakıldığı, (E) ile gösterilen yerde nar bahçesi bulunduğu, taşınmazda harici taksime ilişkin demir kazıkların görüldüğü belirtilmiştir. Keşif sırasında dinlenilen mahalli bilirkişi ve davalı tanıklarının, hissedar …’ın (…) kendisine düşen bölümü dava dışı …’e sattığını, … tarafından bu bölüme nar ağaçları dikildiğini ve nar ağaçları dikili kısmın davalıya satıldığını beyan ettikleri, davalı tanığı …’ın (…), taşınmazın kardeşler arasında paylaşıldığını, kendisine nar ağaçları dikili olan bölümün düştüğünü, paylaşıma ilişkin kazıkların çakıldığını, kazıklar çakılırken …’nın bulunmadığını ancak rızasının bulunduğunu ifade ettiği, yine davacı vekilinin de keşif sırasında, herhangi bir paylaşmanın söz konusu olmadığını belirttikten sonra “paylaşım sırasında … burada yoktur” beyanının …’ın (…) “kazılar çakılırken … yoktu ancak … da razıydı” şeklindeki beyanı ile örtüşmesi karşısında davalı tarafından sunulan harici taksim krokisinin doğrulandığı ve taşınmazda fiilitaksimin yapıldığı anlaşılmaktadır. Öte yandan, Antalya’da oturan davacıların, Kumluca’da bulunan çekişmeli taşınmazın bir kısmına dava dışı … tarafından nar ağaçları dikildiğinden haberdar olmamaları da hayatın olağan akışına uygun değildir.29. O hâlde, dosya kapsamından taşınmazda fiilitaksimin mevcut olduğu ve davalının payını nar bahçesi hâline getirerek kullanan paydaştan satın aldığı, bu nedenle de davacıların ön alım hakkını kullanmalarının dürüstlük kurallarına (TMK m.2) aykırılık oluşturacağı kabul edilmelidir.30. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davacılar tarafından ön alım hakkına dayalı olarak açılan eldeki davada, davalının savunmasına konu fiilitaksim olgusunun dosya kapsamında yer alan delillere göre ispatlanamadığı, davalı tarafından sunulan harici taksim krokisinde mirasçıların imzalarının bulunmadığı gibi ziraat bilirkişi raporu içeriğine göre taşınmazda savunmaya konu paylaşıma uygun bir kullanımın da mevcut olmadığının anlaşıldığı, bu yönlere değinen yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.31. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.32. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.IV. SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 10.11.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.Akhisar gayrimenkul avukatı, Akhisar tapu avukatı, Akhisar miras avukatı, Tapu İptal Tescil Davası avukatı Akhisar/Manisa ### MİRASIN REDDİ DAVASI-Borca itiraz / Akhisar Avukat Ali SAYIM URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/mirasin-reddi-davasi-borca-itiraz-akhisar-avukat-ali-sayim Mirasın Hükmen Reddi Nedeniyle Takibe İtiraz Ve Şikayet Yoluna Gidilmesi Yargıtay 12. Hukuk DairesiEsas : 2019/11002 Karar : 2020/6831 Karar Tarihi : 09/07/2020MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :Alacaklı tarafından borçlu mirasçı hakkında bonoya dayalı kambiyo senetlerine özgü haciz yolu ile başlatılan icra takibinde, şikayetçi borçlunun takibin kesinleşmesinden sonra icra müdürlüğüne mirasın hükmen reddine ilişkin mahkeme ilamını ibraz ederek hacizlerin kaldırılmasını talep ettiği, icra müdürlüğü tarafından verilen ret kararı üzerine icra mahkemesine başvurduğu, ilk derece mahkemesince; şikayetin kabulü ile şikayete konu 22.05.2018 tarihli icra müdürlüğü işleminin iptaline ve talep doğrultusunda işlem yapılması gerektiğine karar verildiği, alacaklının istinaf başvurusu üzerine,Bölge Adliye Mahkemesince; alacaklının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, şikayetçinin talebi borca itiraz olarak nitelendirilerek yasal süreden sonra yapılan başvurunun süre aşımı nedeniyle reddine karar verildiği görülmektedir.Şikayet edenin murisi Cemal Alkin olup, takip, şikayetçi borçlu hakkında mirasçı sıfatı ile yapılmaktadır. Şikayetçi borçlu, mirası reddettiğinden, murisin borcundan sorumlu olmadığını ileri sürerek icra müdürlüğünün ret kararının iptalini ve hacizlerin kaldırılmasını talep etmiştir.Her ne kadar Hukuk Genel Kurulu’nun, 19.11.2014 tarih ve 2013/12-2240 E. – 2014/929 K. sayılı olup, Dairemizce de benimsenerek içtihat değişikliğine gidilen kararı ile; mirasın reddi nedeniyle borçtan sorumlu olunmadığına ilişkin iddianın, borca itiraz olduğu ve ödeme emrinin tebliği üzerine takibin şekline göre yasal süre içinde ilgili merciye yapılması gerektiği kabul edilmiş ise de, bu ilke, mirasın reddine ilişkin mahkeme kararının, icra takibinin kesinleşmesinden önceki bir tarihte alındığı hallerde uygulanmaktadır.Somut olayda, murisin takipten önce 17.12.2010 tarihinde vefat ettiği, takibin mirasçılar hakkında 04.09.2012 tarihinde başlatıldığı, şikayetçi borçluya ödeme emrinin 10.09.2012 tarihinde tebliğ edildiği, mirasın hükmen reddine ilişkin davanın, 17.09.2012 tarihinde açıldığı, .. 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.02.2018 tarih ve 2017/462 E. – 2018/70 K. sayılı ilamı ile mirası hükmen reddetmiş sayıldığının tespitine karar verildiği, kararın 21.05.2018 tarihinde kesinleştiği görülmektedir.O halde Bölge Adliye Mahkemesince, mirasın hükmen reddine ilişkin ilamın, takibin kesinleşmesinden sonra alındığı anlaşılmakla borçlunun talebinin borca itiraz olarak nitelendirilmesi yerinde olmayıp, şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile; … Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 03.07.2019 tarih ve 2019/1255 E. – 2019/1563 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK‘nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09/07/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi. Akhisar Miras Avukatı – Akhisar Avukat – Mirasın reddi davası avukatı- ### MARKA HAKKINI İHLAL SEBEBİYLE TAZMİNAT – MARKAYA TECAVÜZÜN TEPSİTİ, MEN’İ VE TAZMİNAT DAVASI – Manisa Akhisar Avkukat Ali SAYIM URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/marka-hakkini-ihlal-sebebiyle-tazminat-markaya-tecavuzun-tepsiti-meni-ve-tazminat-davasi-manisa-akhisar-avkukat-ali-sayim Marka hakkının ihlal edilmiş olması sebebiyle marka hakkı sahibi gerçek veya tüzel kişinin tazminat davası açma hakkı bulunmaktadır. Aynı zamanda söz konusu ihlalin/tecavüzün sonlandırılması için tecavüzün Men’i yönünde de mahkemeden talepte bulunulabilir. bu konuya örnek ve güncel bir yargıtay kararını sizlerle paylaşıyoruz.T.C YARGITAY 11.Hukuk Dairesi 2021/ 6012 E. 2023 / 849 K. ve 15.02.2023 tarihli kararıTaraflar arasındaki markaya tecavüzün tespiti, men’i ve tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:I. DAVADavacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Türk Patent ve Marka Kurumunda (TPMK) tescil ettirmiş olduğu \”Meşhur Adıyaman Çiğ Köftecisi …\” ve \”Adıyamanlı …\” markası ve adına tescilli logo altında çiğköfte, ayran, nar ekşisi ve sos üretimi yaptığını, davalının Bursa’da yaklaşık üç yıldır müvekkiline franchise sözleşmesi ile bağlı olarak faaliyet gösterdiğini, taraflar arasındaki sözleşme mevcut iken 2013 yılı Kasım ve Aralık aylarında davalının faaliyet gösterdiği çevredeki müşterilerden ürünlerin tadının ve kalitesinin bozulduğu yönünde müvekkiline şikayetlerin gelmeye başladığını, davalının müvekkilinin bayisi olmasına rağmen sattığı ürünleri müvekkilden temin etmediğini, haricen yapılan araştırmalar sonucunda davalının … isimli şahıstan çiğ köfte satın alarak müvekkilinin markası ve logosu altında sattığını öğrendiğini ileri sürerek davalının eylemi ile markahakkınıihlal ettiğinin tespitine, davalının iş yerinde resim, logo, broşür, reklam vs. müvekkilinin marka hakkına tecavüz teşkil eden her türlü ürünün kullanımının önlenmesine, davalının maddi tazminat talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 10.000,000 TL manevi tazminata hükmedilmesine, Mahkeme kararının masrafları davalıdan alınarak ilânına karar verilmesini talep etmiştir.II. CEVAPDavalı vekili cevap dilekçesinde; davalı kullanımının davacı markası ile bir ilgisi olmadığını, iş yeri tabelasında …’ya ait logo ve markanın kullanıldığını, bu markanın da tescili için müracaat edildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARIİlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı tarafa ait tescilli markaların birebir davalı iş yerinde meşhur Adıyaman Köftecisi … 2011/110315, … ve çiğ köfte resminin yer aldığı 2011/114154, … şekil markasının iş yerinde tabela, ambalaj kağıdı, logo ve kartvizit olarak kullanımının birebir davacı taraf markasına benzer ve şekil markalarını anımsatacak şekilde olduğu, ortalama tüketici nezdinde kullanımın davacı markasını çağrıştırdığından söz konusu kullanımın ayırt edilemeyecek derecede benzer olduğu ve davacının tescilli markalarının sınıfı dikkate alındığında kullanımın aynı sınıfta olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davalı tarafın iş yeri duvarlarında ürün ambalaj kağıtlarında kullanımlarının davacıya ait …, Meşhur Adıyaman Çiğköftecisi markaları ve logosuna benzer şekilde kullanımın markaya yönelik tecavüzün tespiti ve men’ine, davalı tarafın …, Meşhur Adıyaman Çiğköftecisi ibarelerinin davacı fotoğraf ve logolarının benzer kullanımların engellenmesine, logo, broşür, kartvizit ve tanıtım evrakına el konulmasına, kaldırılmasına, imhasına, 10.000,00 TL manevi tazminatın davalı taraftan tahsili ile davacıya ödenmesine ve hükmün ilânına karar verilmiştir.IV. İSTİNAFA. İstinaf Yoluna Başvuranlarİlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.B. İstinaf SebepleriDavalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacı ile müvekkili arasında kesinlikle franchise ilişkisinin bulunmadığını. davacı 2014/00525 başvuru numaralı A’ya ait markanın hükümsüzlüğü için Bursa 3 Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/638 E. sayılı dosyası ile dava açmışsa da, davanın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu. davacıya ait tabelanın tahrip edilerek fotoğrafının değiştirilmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını, ‘nın 2014/00525 başvuru numaralı markasının bulunduğunu, bir ihlal varsa …’nın yaptığını, çiğ köfteciliğin herkes tarafından yapılabileceğini belirterek kararın kaldırılmasını istemiştir.C. Gerekçe ve SonuçBölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile değişik iş dosyasındaki keşif tutanağında davalı beyanlarının zapta geçirildiği, davalının keşiften üç hafta önceye kadar davacı …’tan ürün aldığını ve yaklaşık 2,5-3 yıldır iş yerinde sattığı ürünleri …’tan satın aldığını beyan ettiği, delil tespit raporunda davalıya ait iş yerinde bulunan helal gıda belgesi, 2007/14636 numaralı marka tescil belgesi, ISO 22000:2005 belgesi ve gıda üretim izin belgesinin, davacı adına düzenlendiğinin tespit edildiği, bu durumda davalının 2,5-3 yıllık süre içerisinde davacının bayisi olarak faaliyet gösterdiği ve davacı markaları ve logolarından haberdar olduğunun anlaşıldığı, davalı tarafça üçüncü kişi … adına tescil başvuruları yapılmış markaların işyerinde kullanıldığı beyan edilmişse de, Mahkemece başvuru sonuçlarının beklendiği, ..’ya ait 29/30/35/43 üncü sınıflarda 2013/199178 sayılı, 35 ve 43 üncü sınıfta 2014/00524 sayılı marka başvurularının müddet olduğu, tescil edilmediği, 2014/0525 sayılı marka başvurusunun ise davadan sonra yapıldığıdavalının dava tarihindeki kullanımının geçerli ve tescilli markalara dayanmadığı, iş yerindeki evraklarda ve kartvizitlerde kullanılan logo ve tabeladaki fotoğrafın davacı markaları ile iltibas yarattığı ve davacı markalarının tescil sınıflarında kullanım olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.V. TEMYİZA. Temyiz Yoluna BaşvuranlarBölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.B. Temyiz SebepleriDavalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; müvekkilince dava dışı …’ya ait ürünlerin kullanıldığını, bir ihlal var ise husumetin …’ya yöneltilmesi gerektiğini, \”meşhur Adıyaman çiğ köftecisi\” ibaresinin zayıf ayırt ediciliği nedeniyle iltibas yaratmayacağını, iş yeri tabelasındaki resmin davacıya benzemediğini, müşterilerin bu resimleri karıştırmayacağını belirterek kararın bozulmasını istemiştirC. Gerekçe1. Uyuşmazlık ve Hukuki NitelendirmeDava, markaya tecavüzün tespiti, men’i ve tazminat istemine ilişkindir.2. İlgili Hukuk6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.3. Değerlendirme1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.VI. KARARAçıklanan sebeplerle;Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 15.02.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.Marka avukatı, Akhisar Marka Avukatı, Akhisar Avukat, Marka davaları avukatı, marka tescil işlemleri avukatı, Marka Tazminat Avukatı Akhisar/Manisa ### MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA / MUVAZAALI İŞLEM SEBEBİYLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI SIRASINDA TAŞINMAZIN DEVREDİLMESİ URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/mirascilardan-mal-kacirma-muvazaali-islem-sebebiyle-tapu-iptal-ve-tescil-davasi-sirasinda-tasinmazin-devredilmesi MİRASÇILARDAN MAL KAÇIRMA / MUVAZAALI İŞLEM SEBEBİYLE TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI SIRASINDA TAŞINMAZIN DEVREDİLMESİ HALİNDE İZLENECEK YOL. (Akhisar Avukat Ali SAYIM)Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiyedevrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir:a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur. b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür. Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.T.C YARGITAY 1. HD Esas: 2021/ 10535 Karar: 2022 / 4238 Karar Tarihi: 26.05.2022İLK DERECE MAHKEMESİ : ASLİYE HUKUK MAHKEMESİTaraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 27. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen asıl ve birleştirilen davanın reddine ilişkin kararın, asıl ve birleştirilen davada davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda; başvurunun esastan reddine dair verilen karar, süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:I. DAVA1.Asıl davada davacı, mirasbırakan annesi …’a kendi babası …’dan birçok taşınmaz intikal ettiğini, mirasbırakan …’nın örf ve adetlere olan bağlılığı nedeniyle taşınmazlardaki tasarruf yetkisinin ağabeylerinde olması gerektiği inancı ile hareket ederek babası …’dan intikal eden miras payının intikali ve satışı için dava dışı kardeşi…’a vekaletname verdiğini, bu vekaletnameye dayanarak dava konusu kök mirasbırakan … adına kayıtlı 2014 ada 10 parsel sayılı taşınmazın önce mirasçılarına intikal ettiğini, ardından satış gösterilmek suretiyle davalılara devredildiğini, ancak temlikin muvazaalı olduğunu, ödeme yapılmadığını ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile payları oranında mirasbırakanın mirasçıları adlarına tesciline karar verilmesini istemiştir.2.Asli müdahiller, dava konusu taşınmaz üzerinde mirasçı olduklarını, miras haklarının çiğnendiğini ileri sürerek, asli müdahiliklerine ve miras payları oranında tapu iptal-tescile karar verilmesini istemişlerdir.3.Asıl davada davacı ve birleştirilen davada davacılar(asli müdahiller) vekili, yargılama sırasında verdiği 26/11/2014 tarihli dilekçesi ile dava açıldıktan sonra taşınmazın devredildiğini, HMK’nın 125 inci maddesi uyarınca tapu iptal ve tescil davası olarak taşınmazı devralan kişiye karşı davaya devam ettiklerini bildirerek yeni .. ‘nin davaya dahil edilmesini istemiş, 09/12/2015 tarihli ıslah dilekçesi ile; bir kısım davacıların mirasbırakan annesi…’dan, bir kısım davacıların kendisinden hile ve desiselerle, intikal işlemleri için alınan vekaletnamelerle yapılan temliklerin muvazaalı olduğundan bahisle, asıl davanın tümden ıslahı suretiyle tapu kaydının miras payı oranında iptali ile yine payı oranında davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir.II. CEVAP1.Davalılar … ve …, mirasbırakanları…’nın sözlü olarak dava konusu taşınmazın davalı … ile dava dışı…’a ait olmasını vasiyet ettiğini, bu kapsamda mirasbırakanlarının arzusu doğrultusunda mirasbırakan …’nın da yer aldığı tüm kardeşlerin sıhhatli iradesi ile temlik işlemini gerçekleştirdiğini, taşınmazın 27/08/2013 tarihinde ivazlı olarak …’ye temlik edildiğini, satış sonrası, mirasbırakanları…’in sözlü vasiyeti gereği kız kardeşleri veya mirasçıları ile irtibata geçildiğini, davacının kardeşleri olan …, … ve …’a uyuşmazlığa konu taşınmaz ile ilgili ödemede bulunduklarını, asıl davada davacı ve kardeşi …ile sağlıklı bir iletişim kuramadıklarını, taşınmaz bedeline ilişkin davacıya da ödeme yapmamaları için hiçbir neden bulunmadığını, pasif husumet ehliyetleri bulunmadığını belirterek, davanın reddini savunmuşlardır.2.Dahili/davalı …, taşınmazı iyiniyetli olarak satın aldığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARIİlk Derece Mahkemesinin 17/12/2019 tarihli ve 2013/465 E. 2019/328 K. sayılı kararıyla; asli müdahale talep edenlerin davasının tefrikine karar verilmiş, bilahare dosyalar yeniden birleştirilmiş, asıl dava ile birleşen asli müdahale talepli davanın murismuvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescili istemine ilişkin olduğu, dava konusu taşınmazın dava açıldıktan 26 dakika sonra …’ye devredildiği, …nın 125. maddesi gereğince seçimlik hak kullanılması neticesinde davanın devralan yeni malike yöneltildiği, mirasbırakan …’ın taşınmazı devrettiği tarihte davacı çocuklarını ve kardeşlerini mirasından mahrum bırakmasını gerektirecek herhangi bir olgunun varlığının tespit edilemediği, davacılardan mal kaçırmasını gerektirecek bir husumet veya menfaat çatışmasının somut olarak ispatlanamadığı, davanın geçerli delillerle ispat edilemediği; taşınmazın yeni maliki …’nin taşınmazı satın aldığı, iyiniyetli üçüncü kişi konumunda olduğu, muvazaalı işlem yaptığına dair somut bir delilin bulunmadığı gerekçesiyle asıl ve birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir.IV. İSTİNAF1. İstinaf Yoluna Başvuranlarİlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.2.İstinaf NedenleriDavacılar vekili istinaf dilekçesinde özetle; dava konusu taşınmazın davalılar … ve …’ya, aslında bedelsiz olarak bağışlama ile devredildiği halde satış göstermek suretiyle muvazaalı temlik edildiğini, dava açıldıktan 26 dakika sonra davalı …’y e devredildiğini, Mahkemenin talebi doğrultusunda … ’ye karşı ıslahla birlikte dava yöneltildiğini, hem ilk davadaki ve hem de birleşen ikinci davada başından beri talebin; taşınmazı muvazaalı olarak temlik alan … ve … ile taşınmazı temlik alan üçüncü kişi …’ye karşı birlikte talep şeklinde olduğunu, öncelikle taşınmazın muvazaalı olarak kötü niyetli üçüncü kişiye temliki nedeniyle taşınmazın tapu kaydının davacıların payları oranında iptali ve adlarına tescili, bu mümkün olmadığı takdirde, taşınmazın davacıların paylarına düşen kısmının dava tarihindeki değeri ile bu bedelin dava tarihinden itibaren yasal faizinin asıl davanın dava dilekçesinde belirtilen davalılardan tahsili şeklinde olduğunu, esasen bu gibi durumlarda davanın …nın 125. maddesi gereğince yeni malike de yöneltilerek (davaya dahil edilerek) birlikte sürdürülmesi gerekli ve mümkün iken, Mahkemenin zorlaması nedeniyle davada usuli hatalar yapıldığını, taraf teşkilinin hatalı olduğunu, davacılardan …, …, … ve …’ın anneleri …’den alınan vekaletname ve davacılardan … ve …’dan alınan vekaletname ile dava dışı vekil… tarafından dava konusu taşınmazın davalı eşi … ile davalı kardeşi …’ya bedelsiz olarak temlik ettiği ve söz konusu temlik işlemi sonrası vekil edenlere bir bedel ödemediği hususunun Mahkemece göz ardı edildiğini, asıl davada, dava konusu taşınmazdaki payın vekil aracılığı ile bedelsiz olarak, mirasbırakan annenin erkek kardeşleri olan davalılara gelenek, görenek ve aile baskısıyla gerçekleştiğinin, satışta bir para ödenmediğinin sabit olduğunu, birleştirilen davada ise davacılar …, … ve …’ın asıl davadaki davacının kardeşleri olup aynı durumda olduklarını, birleştirilen davadaki diğer davacılar … ve …’nın ise kök mirasbırakan …’nın oğulları olup, asıl davanın davacısının annesi gibi kardeşleri/davalılardan …’nın eşi…’ya vekaletname verdiklerini, bu davacılara da hiçbir bedel ödenmeksizin paylarının devredildiğini, davalı tarafın soyut bir beyanından başka hiçbir iddia ve delil sunulmadığını, mirasbırakan …’nın gerçek iradesinin bağışlama, söz konusu satışın muvazalı olduğunun çekişme dışı olduğunu, birleştirilen davadaki diğer davacılar … ve …’ya ise bir bedel ödenmediğinin de sabit olduğunu, taşınmazı temlik alan üçüncü kişinin kötü niyetli olduğu ortaya konulmuşsa da Yerel Mahkemece bu hususun göz ardı edildiğini, hayatın olağan akışına aykırı bir şekilde taşınmazın devri gerçekleşmeden önce taşınmazın bedeli ödendiğini, 1.100.000,00 TL’ye satıldığı iddia edilen taşınmazın aslında 550.000,00 TL’ye muvazaalı bir şekilde devrinin gerçekleştirildiğini, davalılar ile taşınmazı temlik alan üçüncü kişi dahili davalının resmi satış senedinde görüleceği üzere satış anında aynı binada ikamet ettiklerini, davalı tanıklarının çelişkili ve gerçek dışı beyanlarının taşınmazın muvazaalı devredildiğini gösterdiğini, sonradan oluşturulan belgeler ile çelişen tanık anlatımlarının söz konusu işlemin gerçek bir satış olmadığını ve muvazaayı ortaya koyduğunu, davalı tarafça satışın gerçekliğine dair hiçbir delil de sunulmadığını, davaya konu taşınmazın değerinden fahiş oranda düşük bir bedelle satıldığını, davalıların işbirliği içerisinde hareket ettiklerini, dahili davalı üçüncü kişinin kötü niyetli olarak taşınmazı temlik aldığı sabit olduğundan, bu davalı bakımından da davanın kabulüne karar verilmesi gerektiğini, talebin hatalı olarak değerlendirildiğini, davanın ikame edilmesinden sonra temlik gerçekleştiğinden, yeni malike karşı da ileri sürülmesi halinde yeni malike yönelik talebin reddi halinde eski malikler yönüyle bedel üzerinden hüküm kurulması gerekirken Yerel Mahkemece bu hususun göz ardı edildiğini bildirerek ve önceki beyanlarını tekrarla İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.3. Gerekçe ve SonuçBölge Adliye Mahkemesinin 22/09/2021 tarihli ve 2020/770 E. 2021/1269 K. sayılı kararıyla; mirasbırakan …’nın mal kaçırma iradesi ile hareket ettiğinin ispat edilemediği, davacı tarafın vekaletin kötüye kullanıldığı iddiası da bulunmadığı, birleştirilen davada … mirasçısı … ve …’nın ise kendi muvazaalarına dayanamayacakları, ilk temlik işlemi yönünden murismuvazaası ve muvazaa kanıtlanamadığından, ikinci el alıcı dahili davalının iyiniyetli olup olmadığının değerlendirilmesine gerek bulunmadığı, sonucu itibarıyla Mahkemece asıl ve birleştirilen davanın reddine karar verilmesinde isabetsizlik bulunmadığı gerekçesiyle, 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-1. maddesi uyarınca, davacıların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.V. TEMYİZ1.Temyiz Yoluna BaşvuranlarBölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleştirilen davada davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.2. Temyiz NedenleriDavacılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesindeki itiraz nedenlerini yineleyip, kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu bildirerek ve önceki beyanlarını tekrarla kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.3. Gerekçe3.1. Uyuşmazlık ve Hukuki NitelendirmeUyuşmazlık, tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.3.2. İlgili Hukuk3.2.1. Hemen belirtmek gerekir ki; hâkim davacının bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesi uyarınca, ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla, maddi olgu ve olayları (vakıaları) bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgular çerçevesinde hukuki nitelendirmeyi yapmak, uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak kanun hükmünü bulup uygulamak hakime aittir. Öyle ki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uygun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir.3.2.2.Yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu’nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.3.2.3. Türk Borçlar Kanunu’nun temsil ve vekalet aktini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.6098 s. Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde aynen; \”Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.\” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğüaltındadır.Vekâletinkapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nın 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nın 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.3.2.4. 6100 sayılı HMK’nın 125. maddesi; ” – (1) Davanın açılmasından sonra, davalı taraf, dava konusunu üçüncü bir kişiyedevrederse, davacı aşağıdaki yetkilerden birini kullanabilir:a) İsterse, devreden tarafla olan davasından vazgeçerek, dava konusunu devralmış olan kişiye karşı davaya devam eder. Bu takdirde dava davacı lehine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.(1)b) İsterse, davasını devreden taraf hakkında tazminat davasına dönüştürür.(2) Davanın açılmasından sonra, dava konusu davacı tarafından devredilecek olursa, devralmış olan kişi, görülmekte olan davada davacı yerine geçer ve dava kaldığı yerden itibaren devam eder. (Ek cümle:22/7/2020-7251/11 md.) Bu takdirde dava davacı aleyhine sonuçlanırsa, dava konusunu devreden ve devralan yargılama giderlerinden müteselsilen sorumlu olur.” hükmüne yer verilmiştir.3.2.5. Diğer taraftan; Miktar veya değeri kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362. maddesi uyarınca temyiz edilemez. Temyize konu edilen miktarın kesinlik sınırının altında kalması hâlinde anılan Kanun’un 366. maddesi atfıyla aynı Kanun’un 352. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekir.3.3. Değerlendirme3.3.1. (V/3.2.1.) no.lu paragraftaki yasal düzenleme nazara alındığında; iddianın içeriğinden ve ileri sürülüş biçiminden asıl ve birleştirilen davada davacıların murismuvazaası hukuksal nedeninin yanı sıra vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasına da dayandıkları anlaşılmaktadır.3.3.2.Hemen belirtilmelidir ki, pay oranında açılan murismuvazaası hukuki nedenine dayalı davalarda davacılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayıp ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğundan, dava değerinin davayı açan mirasçı veya mirasçıların her birinin payına isabet eden değer olacağı kuşkusuzdur.Dosya içeriğine göre, asıl ve birleştirilen davada mirasbırakan …’nın mirasçıları …, …, …ve … tarafından açılan murismuvazaası hukuksal nedenine dayalı dava bakımından, dava konusu taşınmazdaki mirasbırakan…tarafından devredilen payın keşfen saptanan 300.505,00 TL değeri üzerinden her bir davacının 1/5 miras payına karşılık gelen değer 60.101,00 TL olmakla; temyize konu edilen bu miktar Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihi itibariyle kesinlik sınırı olan 78.630,00 TL’nin altında kalmaktadır.3.3.3. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 1950 doğumlu mirasbırakan …’ın 26/04/2011 tarihinde ölümü ile mirasçıları olarak asıl davada davacı oğlu …, birleştirilen davada davacı çocukları …, …ve … ile dava dışı oğlu …’un kaldıkları, … ile birleştirilen davada davacılar … ve … …’ın kardeş oldukları, kök mirasbırakan … adına kayıtlı çekişme konusu 10 parsel sayılı taşınmazın, …’in ölümü ile 16/04/2007 tarihinde mirasçıları …, …, … …, …, … , … ve…’a 1/7’şer paylarla intikal ettiği, paydaşların paylarını aynı tarih ve resmi senette satış suretiyle davalılar…ile …’a devrettiği ve taşınmazın 1/2’şer paylarla davalılar…ve … adına tescil edildiği, satış işlemini…ile birleştirilen davada davacılar … ve … …’a vekaleten dava dışı vekil…’un yaptığı, davalı …’in dava dışı vekil…’un eşi olduğu, bilahare davalılar…ve …’ın taşınmazı 27/08/2013 tarihinde saat 13:43’te dahili/davalı …’ye satış suretiyle temlik ettiği, asıl davanın 27/08/2013 tarihinde saat 13:22′de açıldığı, asli müdahiller (birleştirilen davada davacılar) vekilinin 22/11/2013 tarihinde asli müdahale dilekçesini verdiği, Mahkemece asli müdahale talep edenlerin davasının tefrikine karar verildiği, tefrik edilen dosyanın yeniden iş bu dava dosyası ile birleştirildiği, asıl davada davacı … ile birleştirilen davada davacılar …, …ve …’ın mirasbırakanları …’nın ve birleştirilen davada davacılar … ve … …’ın dava konusu taşınmazdaki paylarını vekil aracılığıyla devrettiği, kendilerine bedel ödenmediği, bu suretle davada vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasının olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, asıl dava açıldığında ve müdahale dilekçesi verildiğinde davalı olarak gösterilen ilk davalılar…ve …’ın HMK’nın 125. maddesi uyarınca halen davalı oldukları da dosya kapsamında sabittir.3.3.4.Somut olayda; birleştirilen davada davacılar … ve … … yönünden vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası bakımından bir inceleme, araştırma ve değerlendirme yapılmış değildir.Asıl davada davacı … ve birleştirilen davada davacılar …, …ve …’ın (mirasbırakanları…yönünden) vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiasına gelince;Mirasbırakanın ölüm tarihine göre terekesi elbirliği mülkiyetine tabidir. Anılan davacılar dışında başkaca mirasçının da bulunduğu dosya kapsamı ile sabittir. Terekeye karşı yapılan mülkiyetten kaynaklanan haksız fiil niteliğindeki murismuvazaası ve elatmanın önlenmesi gibi davaların dışında ehliyetsizlik, vekalet görevinin kötüye kullanılması, hata, hile, gabin vs. gibi davalarda terekeyi temsil eden tüm mirasçıların bir arada hareket etmek suretiyle davayı birlikte açmaları, ayrıca, mirasçılardan birisinin terekeye iade şeklinde dava açması halinde de tüm mirasçıların davada muvafakatlerinin sağlanması, aksi takdirde terekenin atanacak temsilci marifetiyle davada temsil edilmesi ve yürütülmesi gerekeceği (Türk Medeni Kanunu’nun 640. maddesi) tartışmasızdır.Anılan davacılar tarafından vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki sebebine dayalı olarak 3. kişiye karşı pay oranında açılan davanın dinlenme olanağının bulunduğu söylenemez.Öte yandan, tereke adına dava açılmadığına göre terekeye mümessil tayin edilerek yargılamaya devam edilmesi de pay oranında açılan davanın dinlenmesini olanaklı hale getirmez.3.3.5. Hal böyle olunca; tüm davalılar yönünden hüküm kurulması gerektiği nazara alınmak suretiyle, asıl davada davacı … ve birleştirilen davada davacılar …, …ve … tarafından vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası ile miras payı oranında açılan davanın dinlenemeyeceğinin gözetilmesi, birleştirilen davada davacılar … ve … … yönünden vekalet görevinin kötüye kullanılması iddiası bakımından ise (V/3.2.3.) no.lu paragrafta belirtilen ilkeler doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılması, buna göre delillerin değerlendirilmesi, son kayıt maliki yönünden de TMK’nın 1023. maddesine göre değerlendirme yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken hatalı nitelendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.VI. SONUÇ:1. (V./3.2.5.) no.lu paragrafta yer verilen yasal düzenlemeler uyarınca ve (V./3.3.2.) no.lu paragrafta açıklanan nedenlerle; asıl davada davacı … ve birleştirilen davada davacılar …, …ve … bakımından murismuvazaası hukuki nedenine dayalı dava yönünden davacılar vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE,2. (V./3.3.3.), (V./3.3.4.), (V./3.3.5.) no.lu paragraflarda açıklanan nedenlerle; davacıların değinilen yön itibariyle yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulü ile, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi uyarınca İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 371/1-a maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın kararı veren İstanbul Anadolu 27. Asliye Hukuk Mahkemesine, kararın bir örneğinin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesine gönderilmesine, alınan peşin harcın temyiz eden tarafa geri verilmesine, 26/05/2022 tarihinde kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.Miras Avukatı, Akhisar Miras Avukatı, Akhisar Avukat, Mal kaçırma sebebiyle dava açmak, mirasçılardan mal kaçırma, vekaletle mal kaçırılması durumunda dava hakkı, Manisa Akhisar Avukat Ali SAYIM, SAYIM HUKUK BÜROSU ### TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLI ARAÇ DEĞER KAYBI VE ARAÇ MAHRUMİYET BEDELİ ÖDENMESİ İSTENEBİLİR – Avukat Ali SAYIM Akhisar/Manisa URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/trafik-kazasindan-kaynakli-arac-deger-kaybi-ve-arac-mahrumiyet-bedeli-odenmesi-istenebilir-avukat-ali-sayim-akhisar-manisa Aracınızla karışmış olduğunuz bir trafik kazası neticesinde aracınızda bir hasar meydana gelecek ve bu hasara bağlı olarak aracınızda bir değer kaybı söz konusu olacaktır. aracınızda meydana gelen hasardan kaynaklı onarım bedelini, aracınızın perte çıkması halinde araç bedelini trafik kazasında kusurlu olan tarafın sigortasından poliçe limitleri dahilinde talep etmeniz mümkün olacaktır. Söz konusu talepler için kazanın meydana gelmesindeki kusur oranı önem arz etmektedir.Yine aracınız kaza sebebiyle bir süre tamirde kalacak ve bu sebeple bir süre araçtan mahrum kalmanız sebebiyle araç mahrumiyet bedeli talep etme hakkınız doğacaktır.Aşağıda paylaşmış olduğumuz Yargıtay kararında araç değer kaybı bedelinin ve araç mahrumiyet bedelinin hangi kriterlere göre hesaplanması gerektiğine açıkça yer vermiştir. ilgili kararı paylaşıyoruz.17. Hukuk Dairesi 2016/9290 E. , 2017/3380 K.MAHKEMESİ :Asliye Hukuk MahkemesiDavacı vekili dava dilekçesinde özetle; 23/04/2014 tarihinde meydana gelen maddi hasarlı trafik kazasından sonra davacı aracında değer kaybı meydana geldiğini, 19 gün kira karşılığı olarak da 1900 TL ödediğini, beyan ederek aracında meydana gelen değer kaybı ve araç kiralama bedelinin ödenmesi belirsiz alacak davası ile talep ve dava etmiştir.Davalı … San. Tic. Ltd. Şti vekili kısaca davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.Mahkemece; Davacı için 6.000 TL araçtaki değer kaybı tazminatının ve 1.900 TL araç kiralama ücreti olmak üzere toplam 7.900 TL nin olay tarihi olan 23.04.2014 tarihinden itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili ile davacıya verilmesine,karar verilmiş, hüküm süresi içerisinde davalı … San. Tic. Ltd. Şti vekili tarafından temyiz edilmiştir.1- Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde bir usulsüzlük bulunmamasına göre, …Tavukçuluk Yem San. Tic. Ltd. Şti vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.2- Dava trafik kazasından kaynaklanan araç kullanamama bedeli ve araç değer kaybının tahsili istemine ilişkindir.Mahkemece benimsenen 28.10.2015 tarihli bilirkişi raporu doğrultusunda 6000 TL. değer kaybı tazminatına hükmolunmuş ise de, mahkemenin hükme esas aldığı bilirkişi raporunda araç değer kaybı hesaplaması doğru yapılmamıştır. Eksik inceleme ve hüküm kurmaya elverişli olmayan bilirkişi raporuna göre karar verilemez.Bu durumda mahkemece, rapor düzenleyen bilirkişiden ek rapor alınması; ya da araç değer kaybı konusunda hesap yapmaya ehil… veya Karayolları Genel Müdürlüğü Fen Heyeti gibi kurum veya kuruluşlardan seçilecek hasar konularında uzman bilirkişi (makina mühendisi) veya bilirkişi kurulundan tüm dosya kapsamına göre; davacı aracının modeli, markası, kaza tarihindeki yaşı, kilometresi gibi hususlar gözönünde bulundurularak kaza tarihi itibariyle serbest piyasadaki 2. el piyasa rayiç değeri (hasarsız haliyle) ile aracın hasarı onarıldıktan sonraki haline göre serbest piyasadaki 2. el piyasa değeri arasındaki fark (aradaki farkın değer kaybı olarak kabul edilmesi) hususlarında ayrıntılı, gerekçeli, denetime elverişli bir rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu biçimde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.3- Davacı taraf, aracın tamirde kaldığı 19 gün içinde davalıdan araç kullanma bedeli olarak 1900 TL talep etmiş, mahkemece de 19 gün aracın kullanılamadığı, günlük 100 TL kiralama bedeli olduğunu belirten bilirkişi raporuna göre hüküm kurmuştur.Bilirkişi, ikame araç bedeli yönünden değerlendirme yaparken,aracın 19 gün boyunca tamirde kalmasını esas almıştır. Araçta oluşan hasarın giderilebilmesi için gerekli makul tamir süresinin ne olduğu konusunda gerekçeli ve denetime açık, tespit raporunu da irdeleyen bir değerlendirme yapmamıştır. Bu anlamda bilirkişi raporu, hüküm kurmaya elverişli olmadığından eksik inceleme ile karar verilmesi doğru değildir.Bu durumda mahkemece, rapor düzenleyen bilirkişiden ek rapor alınması; ya da ikame araç bedelinin ne olacağı konusunda yeniden uzman bir kişiden alınacak tespit raporuyla saptanan araç hasarının onarımı için gerekli makul tamir süresi ve serbest piyasa koşullarına göre ikame araç bedelinin ne olacağı konusunda ayrıntılı, gerekçeli, denetime elverişli bir rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu biçimde eksik incelemeyle hüküm kurulması doğru görülmemiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı … San. Tic. Ltd. Şti vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) nolu bentte açıklandığı üzere davalı … San. Tic. Ltd. Şti vekilinin temyiz itirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı … San. Tic. Ltd. Şti’ye geri verilmesine 29.03.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.Akhisar Avukat, Akhisar Tazminat Avukatı, Akhisar Trafik Kazası Avukatı, Akhisar Araç değer kaybı avukatı, Araç değer kaybı davası, Araç mahrumiyet Bedeli davası ### Boşanma davasında tazminat / Akhisar Boşanma Avukatı URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/bosanma-davasinda-tazminat-akhisar-bosanma-avukati T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ 2019/4494 E. 2019/8456 K.KARARIN ÖZÜ: 1-Mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen tarafların kusurlu davranışlarına göre boşanmaya sebep olan vakıalarda davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekmekle, bu husus gözetilmeden yanılgılı değerlendirme sonucu tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi doğru bulunmamış, bozmayı gerektirmiştir.2- Boşanmaya neden olan olaylarda davalı-karşı davacı erkek ağır kusurlu olup, bu kusurlu davranışlar aynı zamanda kadının kişilik haklarına saldırı teşkil eder niteliktedir. Kadın, boşanma sonucu eşin maddi desteğinden yoksun kalacaktır. Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesi koşulları kadın yararına oluşmuştur. Bu durumda tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı, hakkaniyet kuralları gözetilerek davacı-karşı davalı kadın yararına uygun miktarda maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.3- Hakim, taleple bağlı olup fazlaya karar veremez (HMK m.26). Açıklanan sebeplerle bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda usuli kazanılmış hakka aykırı şekilde ve talep aşılarak aylık … TL yoksulluk nafakası ile ortak çocuklardan her biri yararına aylık 150’şer tedbir ve aylık 200’er iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.KARAR : 1-)Dosyadaki yazılara ve mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve özellikle taraflara kusur olarak yüklenen “Birbirlerine bağırarak konuştukları” eyleminin evlilik birliği içerisinde önceki dönemlere ilişkin olduğu ve bu vakıadan sonra evlilik birliğinin devam ettiği, bu kusurun taraflarca karşılıklı olarak affedildiğinin, en azından hoşgörü ile karşılandığının kabulü gerektiği ve taraflara kusur olarak yüklenemeyeceğinin anlaşılmasına göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.2-)Mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen tarafların kusurlu davranışlarına göre boşanmaya sebep olan vakıalarda davalı-karşı davacı erkeğin ağır kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden yanılgılı değerlendirme sonucu tarafların eşit kusurlu kabul edilmesi doğru bulunmamış, bozmayı gerektirmiştir.3-)Yukarıda 2. bentte açıklandığı üzere boşanmaya neden olan olaylarda davalı-karşı davacı erkek ağır kusurlu olup, bu kusurlu davranışlar aynı zamanda kadının kişilik haklarına saldırı teşkil eder niteliktedir. Kadın, boşanma sonucu eşin maddi desteğinden yoksun kalacaktır. Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesi koşulları kadın yararına oluşmuştur. Bu durumda tarafların ekonomik ve sosyal durumları, kusurun ağırlığı, hakkaniyet kuralları gözetilerek davacı-karşı davalı kadın yararına uygun miktarda maddi (TMK m. 174/1) ve manevi (TMK m. 174/2) tazminata hükmedilmesi gerekirken, hatalı kusur belirlemesine bağlı olarak kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.4-)Mahkemece verilen ilk hükümde kadın yararına aylık 150-TL tedbir ve yoksulluk nafakası, velayeti anneye verilen ortak iki çoçuktan her biri için aylık 100’er TL tedbir ve iştirak nafakasına hükmedilmiş, davacı-karşı davalı kadın tarafından yapılan temyiz itirazında nafakaların miktarı temyiz konusu edilmemiştir. Bozma sonrası verilen ikinci kararda ise; kadın yararına aylık 150 TL tedbir ve aylık 200 TL yoksulluk nafakasına, ortak çocuklardan her biri için aylık 150’şer TL tedbir nafakasına ve aylık 200’er TL iştirak nafakasına hükmedilmiştir. İlk hükümde kadın tarafından tedbir, yoksulluk ve iştirak nafakaları temyiz edilmeyerek nafakaların miktarı yönünden davalı-karşı davacı erkek yararına usulü kazanılmış hak oluşmuştur. Ayrıca dava dilekçesinde kadın kendisi için aylık 150 TL tedbir ve yoksulluk nafakası, ortak çocuklardan herbiri için aylık 100’er TL tedbir ve iştirak nafakası istemiş olup 20.11.2018 tarihli hükümde taleplerin aşıldığı anlaşılmaktadır. Hakim, taleple bağlı olup fazlaya karar veremez (HMK m.26). Açıklanan sebeplerle bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda usuli kazanılmış hakka aykırı şekilde ve talep aşılarak aylık 200 TL yoksulluk nafakası ile ortak çocuklardan her biri yararına aylık 150’şer tedbir ve aylık 200’er iştirak nafakasına hükmedilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.AKHİSAR BOŞANMA AVUKATI /AKHİSAR AVUKAT ### BOŞANMA DAVASINDAN SONRA AÇILAN NAFAKA VE TAZMİNAT DAVASI – AKHİSAR AVUKAT ALİ SAYIM URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/bosanma-davasindan-sonra-acilan-nafaka-ve-tazminat-davasi-akhisar-avukat-ali-sayim BOŞANMA DAVASINDAN BAĞIMSIZ NAFAKA VE TAZMİNAT DAVASI – BOŞANMAYA SEBEP OLAN OLAYLARA YÖNELİK KUSUR DURUMUNUN KESİN DELİL KABUL EDİLEREK TARAFLARIN BOŞANMALARINA ESAS KARARDA YER ALAN KUSUR BELİRLEMESİ GÖZETİLMEK SURETİYLE BİR KARAR VERİLMESİ GEREKMEKTEDİR.KARARIN ÖZETİ: Somut olaya gelindiğinde; kadın eş aleyhine erkek eş tarafından Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesi’nde boşanma davası açıldığı, hükmün Viyana Bölge Adliye Mahkemesince yapılan temyiz incelemesi ile 13.12.2011 tarihine kesinleşerek tarafların boşanmalarına karar verildiği, sözü edilen mahkeme kararları ile boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz, erkek eşin ise evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, eşini evden dışarı attığı ve birlik görevlerini yerine getirmemesi şeklinde gerçekleştirdiği kusurlu davranışlarıyla tam kusurlu olduğunun belirlendiği, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararı için Kırşehir Aile Mahkemesinin 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile tanıma kararı verildiği bu kararın 29.03.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra eldeki davayı TMK’nın 178. maddesi uyarınca 08.11.2013 tarihinde yasal süresi içerisinde açtığı ve davalıdan TMK’nın 174/1-2 ve 175. maddelerine göre maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talep ettiği, hâl böyle olunca, yabancı mahkeme kararının tanınmasıyla birlikte boşanmaya sebep olan olaylara yönelik kusur durumunun kesin delil kabul edilerek, tarafların boşanmalarına esas kararda yer alan kusur belirlemesi gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.(4721 S. K. m. 166, 174, 175, 178, 181, 202, 281) (5718 S. K. m. 38, 50, 54, 58, 59) (6100 S. K. m. 303) (YİBK 10.02.2012 T. 2010/1 E. 2012/1 K.) (YİBK 22.01.1988 T. 1986/5 E. 1988/1 K.) (YİBK 24.12.2014 T. 2014/17-1656 E. 2014/1099 K.)1. Taraflar arasındaki “bağımsız nafaka ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kırşehir Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:I. YARGILAMA SÜRECİDavacı İstemi:4. Davacı vekili 08.11.2013 tarihli dava dilekçesinde; tarafların 1978 yılında evlendiklerini, davalının yurt dışına gidebilmesi için 1991 yılında anlaşmalı olarak boşandıklarını, 1995 yılında tekrar evlendiklerini, ortak dört çocuklarının olduğunu, müvekkilinin evlilik birliği içerisinde bir anne ve eş olarak tüm sorumluluklarını yerine getirdiğini, davalının ise eviyle ilgilenmediğini, eşinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamadığını, sadakatsiz davrandığını, müvekkiline hakaret ettiğini, psikolojik ve fiziksel şiddet uyguladığını ileri sürerek müvekkili yararına 25,000,00TL maddi, 40,000,00TL manevi tazminat ve aylık 1,000,00TL tedbir-yoksulluk nafakası ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı Cevabı:5. Davalı cevap dilekçesi sunmamış olup; yargılama aşamasında davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.İlk Derece Mahkemesi Kararı:6. Kırşehir Aile Mahkemesinin 16.04.2015 tarihli ve 2013/711 E., 2015/250 K. sayılı kararı ile; tarafların yurtdışında boşandıkları, yabancı mahkeme kararının yasalara uygun şekilde tanındığı, davanın ise bağımsız maddi-manevi tazminat ve nafaka talebine ilişkin olduğu, boşanmaya esas yabancı mahkeme kararında tarafların dilekçelerinin yer almadığı, kararın tercümesinde davacının tazminat isteğinde bulunup bulunmadığı hususunun ve mahkemece bu hususun değerlendirilip değerlendirilmediğinin belli olmadığı, taraflar arasında gerçekleşen olayların yurtdışında yaşandığı, dosyada dinlenen tanıkların ise Türkiye’de yaşadıkları, dolayısı ile tazminat şartlarının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.Özel Daire Bozma Kararı:7. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 01.07.2015 tarihli ve 2015/12564 E., 2015/14151 K. sayılı kararı ile;“…Hüküm davacı tarafından, temyiz edilmekle, evrak okunup gereği düşünüldü:Dava, boşanmadan sonra açılan boşanma sebebine dayalı maddi ve manevi tazminat ile nafaka isteğine ilişkin olup, 08.11.2013 tarihinde açılmıştır. Boşanma kararı yabancı mahkemece verilmiş, 13.12.2011 tarihinde kesinleşmiştir. Dava süresinde açılmıştır. Davalı erkek tarafından açılan münhasıran boşanmaya ilişkin Flaridsderf Bölge Mahkemesinin 30.03.2011 tarihli 16 c8/11h-11 sayılı kararında “evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda kusurun … (davalı)’da olduğu” belirtilerek evliliğin bu kararın kesinleşmesi ile sona ermiş olacağına karar verilmiştir. Yabancı mahkeme ilamı kadın tarafından temyiz edilmiş, Viyana Bölge Mahkemesinin 45R 325/1lv sayılı, 27.10.2011 tarihli kararında “evlilik birliğinin tekrar kurulması pratik olarak mümkün değildir. Davacının (erkek) evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, davalıyı (kadın) evden dışarı atması ve davalıya karşı ve reşit olmayan kızlarına karşı sorumluluklarını gereğince yerine getirmeyişinden dolayı “kendisine evliliğin yıpranmasında, parçalanmasında kusurlu olduğu yüklenilir” denilmek suretiyle erkeğin kusurları tespit edilmiştir. Açıklanan bu hususlar gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile reddine karar verilmesi doğru olmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.Direnme Kararı:8. Kırşehir Aile Mahkemesinin 03.11.2015 tarihli ve 2015/514 E, 2015/670 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçeyle direnme kararı verilmiştir.Direnme Kararının Temyizi:9. Direnme kararı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.II. UYUŞMAZLIK10. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların yabancı mahkeme kararıyla boşanmaları ve bu yabancı mahkeme kararının 5718 sayılı Kanun’a uygun şekilde tanınmış olması karşısında, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararında tespit edilen kusurlu davranışlarının, TMK’nın 178. maddesine göre açılan boşanmanın fer’i niteliğindeki nafaka ve tazminat taleplerine yönelik davada kesin delil teşkil edip etmediği noktasında toplanmaktadır.III. GEREKÇE11. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir.12. Bilindiği üzere 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166. maddesinin bir ve ikinci fıkraları;“Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir.Yukarıdaki fıkrada belirtilen hâllerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir.” hükmünü taşımaktadır.13. Boşanma kararı, bozucu yenilik doğuran bir karar niteliğinde olup; kararın kesinleşmesi ile birlikte evlilik birliği ve birliğin gereği olan haklar ve sorumluluklar sona erer. Boşanma kararı eşler üzerinde kişisel sonuçlar (vatandaşlık, erginlik, kayın hısımlığı ve kadın eş yönünden soyadı) doğurduğu gibi mali sonuçlar da doğurur. Boşanma kararının eşlerle ilgili mali sonuçları 4721 sayılı Kanun’la; maddi tazminat (TMK m.174/1), manevi tazminat (TMK m. 174/2) yoksulluk nafakası (TMK m.175), ölüme bağlı tasarrufların hükümsüz kalması (TMK m.181) ve mal rejiminin tasfiyesi (TMK m. 202-281) olarak düzenleme altına alınmıştır.14. Boşanma nedeniyle hükmedilecek maddi ve manevi tazminat talepleri hakkında TMK’nın 174. maddesi “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddî tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir” hükmünü taşımaktadır.15. Kanunun 175. maddesinde ise yoksulluk nafakası “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” şeklinde düzenleme altına alınmıştır.16. Evliliğin boşanma sebebiyle son bulmasından doğan tazminat talepleri ve yoksulluk nafakasına yönelik dava hakları “boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar” (TMK m. 178). Başka bir anlatımla boşanma kararı kesinleştikten sonra boşanma sebebine dayalı açılacak tazminat ve yoksulluk nafakası davaları evliliğin boşanma sebebiyle son bulmasına ilişkin hükmün kesinleşmesinden itibaren bir yıllık zamanaşımı süresine tabidir.17. Somut olayda taraflar 12.01.1995 tarihinde evlenmiş olup, Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesinin 30.03.2011 tarihli GZ. 16 C 8/11h – 11 dosya numaralı kararında belirtilen “…evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda kusurun davacıda (…) olduğu,..” gerekçe ile boşanmalarına karar verilmiştir. Tarafların temyizi üzerine hüküm Viyana Bölge Adliye Mahkemesinin 45 R 325/11v sayılı kararı ile incelenmiş ve mahkemenin 27.10.2011 tarihinde “…evlilik birliğinin tekrar kurulması pratik olarak mümkün değildir. Davacının (…) evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, davalıyı (…) evden dışarı atması ve davalıya karşı ve reşit olmayan kızlarına karşı sorumluluklarını gereğince yerine getirmeyişinden dolayı kendisine evliliğin yıpranmasında, parçalanmasında kusurlu olduğu yüklenilir, özellikle davalının (…) herhangi bir kusuru ne iddia edilmiş ne da tespit edilmesi istenmiş,…” gerekçesi ile verilen kararın yasalara uygun olduğu belirtilmiştir. 13.12.2011 tarihinde kesinleşen bu yabancı mahkeme kararı, eşlerden …’un istemi üzerine Kırşehir Aile Mahkemesinin 21.02.2013 tarihli ve 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile 5718 sayılı Kanun’un ilgili maddeleri uyarınca tanımış, tanıma kararının 29.03.2013 tarihinde kesinleşmesi üzerine boşamaya dayanak yabancı mahkeme kararının kesinleştiği 13.12.2011 tarihi itibari ile taraflar boşanmıştır.18. Eldeki davanın niteliği gereği; 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 50. vd. maddeleri ile düzenleme altına alınan tenfiz kavramına ilişkin genel açıklamalarda bulunmak gerekmektedir. Sınır aşan ilişkilerin artan yoğunluğu, özellikle yabancı unsurlu evliliklerden kaynaklanan uyuşmazlıklar başta olmak üzere birçok özel hukuk soranlarına sebebiyet vermektedir. Her devlet kendi mahkemelerinin verdiği kararlarla ulusal çıkarlarını korumaya çalışırken, diğer yandan da beynelmilel faaliyetleri ve kişilerin haklarına saygı kurallarını da gözetmek durumundadır. Egemen devletlerin kendi mahkemelerinin verdiği kararların etkililiği o ülke ile sınırlıdır. Yabancı mahkeme kararlarının verildiği ülke dışında kabul edilmesi, hüküm ve sonuç doğurması ise kararın tanınması ve tenfizi ile mümkündür. Kural olarak tanıma ve tenfiz açılacak ayrı bir dava ile gerçekleştirilebilir. Bu davalar sonucunda tanıma veya tenfiz kararı verilmesiyle birlikte yabancı mahkeme kararı, mahalli mahkeme kararı kuvvet ve niteliğini kazanır (YHGK, 18.10.2018 tarihli ve 2017/108 E., 2018/1459 K. sayılı kararı).19. 5718 sayılı MÖHUK’un “Tenfiz kararı” başlıklı 50. maddesinin birinci fıkrası ile “Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır,…” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Aynı Kanun’un “Tanıma” başlıklı 58. maddesi ile de “(1) Yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi yabancı ilâmın tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. Tanımada 54 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uygulanmaz. (2) İhtilâfsız kaza kararlarının tanınması da aynı hükme tâbidir. (3)Yabancı mahkeme ilâmına dayanılarak Türkiye’de idarî bir işlemin yapılmasında da aynı usul uygulanır.” denilerek, yabancı mahkeme ilamının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesini, yabancı ilamın tenfiz şartlarını taşıdığının Türk Mahkemelerince tespit edilmesi şartına bağlanmıştır. Yabancı mahkeme ilamının kesin hüküm veya kesin delil etkisi, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edecektir (MÖHUK m. 59). Türk Hukuku’nda tenfizin etkisi; yabancı mahkeme ilamına “kararın kesin delil veya kesin hüküm etkisi (tanınması) yaratması ve icra edilebilirlik niteliği kazandırması” olmak üzere iki şekilde kendini göstermektedir. Hemen belirtmek gerekir ki; Türk tanıma ve tenfiz hukukuna göre, her tenfiz kararı, aynı zamanda tanıma kararını da kapsar. Diğer bir söylemle, tenfizine karar verilen yabancı mahkeme ilamı aynı zamanda Türk Hukukunca tanınmış da olmaktadır.20. Nitekim; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 10.02.2012 tarihli ve 2010/1 E., 2012/1 K. sayılı kararında “…Bir ilamın başka bir ülkede o devletin icra organlarını harekete geçirerek uygulanmasını, icra edilebilirliğini bağlamak, ancak tenfiz kararının varlığı ile mümkündür. İcra edilmesinin gerektiği ülkede tenfiz için yabancı mahkeme kararında tenfiz şartlarının var olup olmadığının incelenmesi ve varılacak sonuç dairesinde verilecek tenfiz kararı ile mümkün ve uygun olacaktır. Tenfiz (exeguatur) doktrinde değişik şekillerde açıklanmaktadır. Tenfiz, yabancı mahkeme kararına, kesin hüküm ve kesin delil kuvveti uygun görmek yanında, Türk icra organları aracılığıyla Türkiye’de icra edilebilme gücünün verilmesine ilişkin bir mahkeme kararıdır. Yabancı bir mahkeme kararının Türk Mahkemeleri’nce tenfiz edilebilmesi için, özel hukuk ilişkisinden doğan bir uyuşmazlığı çözmek için verilmiş olması gerekir (5718 s. MÖHUK m.50). Hukuk davalarının usul hukukuna ilişkin bir vasıflandırma olmasına, vasıflandırmaya ilişkin değerlendirmeler ile hangi tür davaların hukuk davası olacağı, tenfizin talep edildiği ülke hukukuna göre belirlenecek ve değerlendirilecektir. Diğer yönüyle; yabancı ilamın, verildiği ülke hukukuna göre şekli anlamda kesinleşmiş olması gerekir. Tenfiz davasında hukuki yarar şartı öncelikle incelenerek, kararı verecek olan hâkimin, yalnızca yabancı kararın tenfiz edilebilmesi için Türk Hukuku’nda aranan şartları taşıyıp taşımadığını irdelendikten sonra, şartların bulunması halinde artık tenfiz (exequatur) kararını verebilecektir. Tenfiz mahkemesinin, yabancı mahkemenin esasa uyguladığı hukuku ve aynı şekilde kendi usul hükümlerini doğru uygulayıp uygulamadığını inceleme ve yabancı ilamın içeriğini tetkik etme olanağı bulunmamaktadır (2675 s. MÖHUK m.38/c, 5718 s. MÖHUK m.54/a, b, c, ç). Ancak, yabancı mahkeme ilamının Türk kamu düzenine açıkça aykırı olması halinde, tenfize her şekilde engel bulunduğu 5718 sayılı Kanun’un amir hükmü gereğidir,…” şeklinde gerekçe ile tanıma ve tenfiz kavramları açıklanmış olup, buna göre; tenfiz mahkemesinin, özel hukuk ilişkisinden doğan bir uyuşmazlığa yönelik verilmiş bulunan yabancı mahkeme kararına ilişkin maddi hukuk ve usul hukuku denetimi yaparak, yabancı ilamın içeriğini tetkik etme olanağı bulunmadığına karar verilmiştir.21. Türk Hukuku’nda kusurlu olup olmama durumunun boşanmanın mali sonuçları yönünden önem taşıdığı dikkate alındığında, uyuşmazlığın çözümünde kusur ve nedensellik bağı kavramlarının da açıklanması gerekmektedir. Boşanma nedeniyle yoksulluk nafakası ve tazminat ödenmesine karar verilebilmesi için; bir eşin “kusurlu davranışları” ile diğer eşte “tazminatlar yönünden zarar oluşumu ve yoksulluk nafakası yönünden ise yoksulluğa düşme durumu” arasında “nedensellik bağı” olmasını gerektirir. Daha açık bir ifadeyle eşte oluşan zarar ve yoksulluğa düşme olguları; boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleştiği kabul edilen kusurlu davranışlar nedeniyle oluşmalıdır. Hâkim; olayların alışılan akışına ve yaşam deneyimlerine göre, kusurlu eşin boşanmaya sebebiyet veren eylemlerinin, diğer eşte ağır zarar yaratması ve eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olması arasında uygun nedensellik bağını kurduğu takdirde tazminat ve nafaka ödenmesine karar verebilir. Hâkim, evlenmeden önce olan ya da boşanmaya sebep olmayan olayları nedensellik bağının kurulmasında ölçü olarak alamaz. İşte bu sebeple; eşlerin kusurlu davranışlarının boşanmaya sebep olup olmadığı yönünde kurulması gereken “nedensellik bağı” kavramının, boşanmaya sebep olduğu iddia edilen vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediği hususunu inceledikten sonra tarafların boşanmalarına karar verilmesinin gerekip gerekmediğine hükmeden mahkeme tarafından yapılmış olması gerekliliği hususu kuşkusuzdur. Zira taraflar yönünden boşanma kararını veren hâkim: o evliliğe münhasır, tarafların boşanmaya sebep olan kusurlu davranışlarını belirlemiş ve boşanma kararı vermiştir. Tartışmasız olduğu üzere, taraflar yönünden boşanmaya sebep olan olay veya olaylar artık belirlenmiştir. Boşanma kararının verildiği hükmün kesinleşmesi itibariyle, artık o evlilik nedeniyle doğmuş veya doğacak olan tüm davalar boşanma kararının verildiği mahkeme kararında yer alan kusur belirlemesi ile bağlıdır ve bu durumun doğal sonucu olarak yapılan kusur belirlemesi, başka bir mahkemenin kararında tartışılamayacağı gibi yeniden kusur belirlemesi yapılmasına da imkân tanımayacaktır. Nitekim benzer husus 22.01.1988 gün ve 5/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Karar gerekçesinde “…Sözü edilen olaylar boşanmaya yol açabildiği halde kişisel menfaatleri ağır bir biçimde haleldar etmeyebilir. Hakimin değerlendireceği husus o olayların boşanmayı gerektirip gerektirmeyeceği hususu elbette değildir; bu yön boşanma ilamı ile artık kesinleşmiştir…” şeklinde açıklanmıştır.22. Vurgulamakta fayda vardır ki; MÖHUK’un 59. maddesi ile düzenleme altına alınan hüküm uyarınca, yabancı mahkeme ilamının kesin hüküm veya kesin delil etkisi, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade edecektir. Kesin hüküm kavram itibari ile adli gerçeği ifade eder. Kesin hükümle amaçlanan ise; aynı kişiler arasında, aynı dava konusu uyuşmazlık hakkında mahkemelerin sınırsız şekilde meşgul edilmesini engellemektir. Bu şekilde hem kişiler, hem de devlet için hukuki güvenlik sağlanmaktadır. Kesin hüküm, öncelikle hükmü veren mahkeme de dâhil olmak üzere bütün mahkemeleri bağlar. Bir hüküm maddi anlamda kesinleştikten ve hangi tarafın ne yönde haklı olduğu tespiti yapıldıktan sonra artık tüm mahkemeler, aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanılarak, aynı dava konusu hakkında verilmiş bulunan kesin hüküm ile bağlıdırlar. Bunun sonucunda; aynı dava yeniden incelenemeyeceği (kesin hüküm itirazı) gibi, aynı konuya ilişkin yeni dava, önceki davada verilmiş olan kesin hüküm ile bağlıdır (kesin delil).23. Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.12.2014 tarihli ve 2014/17-1656 E., 2014/1099 K. ve 04.12.2013 tarihli ve 2013/20-300 E., 2013/1629 K. sayılı kararları ile de benimsenmiştir. Buna göre; aynı taraflar arasında, aynı dava sebebine dayanarak ve aynı konuya ilişkin yapılan yargılamada kesin hükme bağlanmış olan vakıa (HMK m.303/2), görülmekte olan diğer bir ikinci davada ileri sürülen aynı iddia veya savunma yönünden kesin delil teşkil edecektir.24. Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusuna yönelik yapılan değerlendirmede; boşanma davası ile TMK’nın 178. maddesine göre açılan her iki davanın da taraflar arasındaki evlilik birliğine dayalı hukuki ilişkiden kaynaklandığı, yukarıda da vurgulandığı üzere; aynı taraflar arasında, aynı hukuki ilişkinin temelini oluşturan sebebe dayalı olarak açılan ve sonuçlanan “kesin hüküm nedeniyle oluşan kesin delilin” tarafları ve hâkimi bağladığı, artık kesin delil ile kanıtlanan olayların hukuksal açıdan doğru olarak kabul edilmesinin zorunlu olduğu, hâkimin kesin delilleri takdir yetkisinin bulunmadığı gibi ayrıca TMK’nın 178. maddesine göre açılan davaların, boşanma davasının devamı niteliğinde olduğu, artık bu davada hâkimin, boşanma davasıyla belirlenen kusurlu davranışların boşanmaya sebep olması nedeniyle boşanma davasında belirlenen kusur belirlemesi ile bağlı olduğu, başka bir ifadeyle boşanma kararında taraflarca gerçekleştirildiği kabul edilerek kesinleşen kusurlu davranışların, TMK’nın 178. maddesine göre devam edilen davada kesin delil oluşturacağı, hâkimin boşanmaya sebep olan olaylar yönünden yeniden bir kusur belirlemesi yaparak nafaka ve tazminatlara ilişkin karar veremeyeceği açıktır.25. Somut olaya gelindiğinde; kadın eş aleyhine erkek eş tarafından Avusturya Cumhuriyeti Floridsdorf Bölge Mahkemesi’nde boşanma davası açıldığı, hükmün Viyana Bölge Adliye Mahkemesince yapılan temyiz incelemesi ile 13.12.2011 tarihine kesinleşerek tarafların boşanmalarına karar verildiği, sözü edilen mahkeme kararları ile boşanmaya sebep olan olaylarda kadın eşin kusursuz, erkek eşin ise evlilik dışı bir ilişkisi olmasından dolayı, eşini evden dışarı attığı ve birlik görevlerini yerine getirmemesi şeklinde gerçekleştirdiği kusurlu davranışlarıyla tam kusurlu olduğunun belirlendiği, tarafların boşanmalarına esas yabancı mahkeme kararı için Kırşehir Aile Mahkemesinin 2012/467 E. ve 2013/162 K. sayılı kararı ile tanıma kararı verildiği bu kararın 29.03.2013 tarihinde kesinleştiği, davacının bu tarihten sonra eldeki davayı TMK’nın 178. maddesi uyarınca 08.11.2013 tarihinde yasal süresi içerisinde açtığı ve davalıdan TMK’nın 174/1-2 ve 175. maddelerine göre maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası talep ettiği, hâl böyle olunca, yabancı mahkeme kararının tanınmasıyla birlikte boşanmaya sebep olan olaylara yönelik kusur durumunun kesin delil kabul edilerek, tarafların boşanmalarına esas kararda yer alan kusur belirlemesi gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.26. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup direnme kararı bozulmalıdır.IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.02.2021 tarihinde oybirliği ile karar verildi.  ### AUFHEBUNG DER GEMEINSCHAFT ERBRECH / ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ DAVASI/ MİRAS HUKUKU URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/aufhebung-der-gemeinschaft-erbrech-ortakligin-giderilmesi-davasi-miras-hukuku AUFHEBUNG DER GEMEINSCHAFTIm türkischen Recht ist die Aufhebung der Gemeinschaft eine Klageart, die den Übergang zum persönlichen Eigentum durch Beendigung der Beteiligung der Gesellschafter an beweglichen oder unbeweglichen Sachen, die dem Mit- oder Gesamthandseigentum unterliegen, ermöglicht. In der Regel handelt es sich bei dieser Klageart um ein den Gesellschaftern zuerkanntes Gestaltungsrecht.[1]In der Praxis ist das häufigste Beispiel die Klage, die erhoben wird, um die Erbgemeinschaft zu beenden.Bei der Aufhebung der Gemeinschaft ist es zwingend erforderlich, vor der Einreichung einer Klage ein Schlichtungsverfahren zu beantragen (Artikel 18/B des Gesetzes Nr. 6325). Die Klage auf die Aufhebung der Partnerschaft, die ohne Antrag auf Mediation eingereicht wird, wird verfahrenstechnisch abgewiesen.Die Klage auf Aufhebung der Gesellschaft ist eine Mehrparteienklage und wird gegen alle Gesellschafter der Mobilie oder des Grundstücks erhoben. Diese Klage kann nicht gegen eine Immobilie eingereicht werden, die auf den Namen einer Person mit einem vollen Anteil eingetragen ist.[2] Der Verzicht des Klägers auf die Klage führt nicht zur Beendigung des Rechtsstreits. Jeder Beteiligte hat das Recht, die Aufhebung der Gesellschaft zu verlangen. Darüber hinaus muss eine Immobilie im Grundbuch eingetragen sein, um Gegenstand einer Klage auf Aufhebung der Gemeinschaft zu sein. Für Immobilien, die nicht im Grundbuch eingetragen sind, kann nicht durch eine Klage auf Aufhebung der Partnerschaft entschieden werden. Das Recht einer Person, ein normales Telefon oder Mobiltelefon zu benutzen, das Recht auf Kabelfernsehen, das Recht auf Internetnutzung usw. kann Gegenstand einer Klage auf Aufhebung der Gemeinschaft sein. Marken können im Rahmen der Bestimmungen des Handelsgesetzbuchs Gegenstand einer Aufhebungsklage sein, da sie zu den Rechten gehören, die in Geld gemessen werden können.[3] Darüber hinaus kann eine Klage auf Aufhebung der Gemeinschaft auch in Bezug auf begebbare Wertpapiere eingereicht werden.Kann die Aufteilung nicht durch eine Vereinbarung erreicht werden, kann einer der Gesellschafter die Aufhebung der Gesellschaft durch eine Klage beantragen (tBGB 642, 644, 885, 663, 698, 703). Wenn der Kläger nicht will, dass der Anteil des Mit- oder Gesamteigentums an einen Dritten übertragen wird, kann er eine einstweilige Verfügung beantragen. Alle Gesellschafter müssen sich an der Klage beteiligen. Ist der Miteigentümer minderjährig, wird die Klage an die Eltern oder den Vormund gerichtet. Der Vormund muss die Klage, die gegen die beschränkte Person erhoben wird, verfolgen. Im Falle des Todes eines Gesellschafters werden seine Erben Partei des Prozesses.Die Aufhebung der Gesellschaft erfolgt auf zwei Arten: durch Naturalteilung oder durch Verkauf.Der Richter kann beschließen, die Gemeinschaft aufzulösen, indem er die Vereinbarung der Parteien über die Aufteilung des Vermögens berücksichtigt. Besteht zwischen den Parteien Uneinigkeit über die Aufteilung der Immobilie, wird die Gemeinschaft durch Verkauf oder Naturalteilung aufgelöst. Bei der Naturalteilung sollte das Gericht die Fläche der Immobilie, ihre Eigenschaften berücksichtigen. Zudem muss es in Betracht ziehen, ob die Bebauungsgesetzgebung eine Naturalteilung des genannten Vermögens zulässt. Wenn die Teilung bei der Immobilie einen erheblichen Wertverlust mit sich bringt, kann eine Teilung in Naturalien nicht beschlossen werden. Sind die geteilten Teile nicht gleichwertig, so wird der fehlende Teil durch Hinzurechnung der Gegenleistung für den fehlenden Teil ausgeglichen.In Fällen, in denen es nicht möglich ist, das unbewegliche Vermögen in Naturalien aufzuteilen, wird die Gesellschaft durch Verkauf beendet. Der Verkauf des unbeweglichen Vermögens erfolgt nicht durch das Gericht, sondern durch das Verkaufs- oder Vollstreckungsbüro. Wenn jedoch alle Gesellschafter zusammenkommen und einstimmig vereinbaren, dass der Verkauf zwischen den Gesellschaftern erfolgt, wird der Verkauf nur zwischen den Gesellschaftern durchgeführt.Besteht ein Streit über das Eigentum an den wesentlichen Bestandteilen wie Gebäuden und Bäumen der betreffenden Immobilie, muss eine separate Klage eingereicht werden, um diesen Streit beizulegen. Dieser Rechtsstreit wird im Rahmen des Verfahrens zur Aufhebung der Partnerschaft als Warteschleife geführt.Das für die Abwicklung der Gemeinschaft sachlich zuständige Gericht ist die Zivilabteilung des Amtsgerichtes. Das örtlich zuständige Gericht ist gemäß 12 tZPO das Gericht, in dessen Bezirk sich das unbewegliche Vermögen befindet.Der Verkaufsbeschluss im rechtskräftigen Gerichtsurteil kann jederzeit, während der 10-jährigen Verjährungsfrist vollstreckt werden. Die Entscheidung über die Teilung in Naturalien unterliegt nicht der Verjährung.Bei der Auflösung der Gemeinschaft gibt es keinen Gewinner und keinen Verlierer, da der Fall für beide Parteien ähnliche Ergebnisse hat. Aus diesem Grund sollten die Kosten des Verfahrens und die Anwaltsgebühren den Parteien im Verhältnis zur Verteilung des Verkaufspreises auferlegt werden.[4][1] Ruhi/Ruhi, Izale-i Süyu-Ortakligin Giderilmesi-Paydasligin Giderilmesi Davalari, Ankara 2022, S. 17[2] Vgl. Kassationshof, 14. HD., Esas No: 2017/1289; Karar No: 2021/226, Tarih: 21.01.2021[3] Balci, Paylasma (Ortakligin) Giderilmesi Davalari; Ankara 2012, S. 129[4] Ruhi/Ruhi, Izale-i Süyu-Ortakligin Giderilmesi-Paydasligin Giderilmesi Davalari, Ankara 2022, S. 20AYŞE SAYIM LL.M / Akademisyen – Hukuk Danışmanı (MİRAS) ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİTürk hukukunda topluluğun tasfiyesi, ortakların ortak veya ortak mülkiyete konu taşınır veya taşınmaz mallardaki paylarının sona erdirilmesi yoluyla kişisel mülkiyete geçilmesini sağlayan bir dava türüdür. Bu tür davalar kural olarak pay sahiplerine tanınan bir yapılandırma hakkını içermektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan örnek, miras ortaklığının sona erdirilmesi için açılan davadır. Ayrılma durumunda dava açılmadan önce ARABULUCUYA başvurulması zorunludur (6325 Sayılı Kanun Madde 18/B). Arabuluculuk talebi olmaksızın açılan ortaklığın sona erdirilmesi davası usul yönünden reddedilir. ortaklığın giderilmesi davası çok taraflı bir dava olup, taşınır malın veya mülkün tüm hissedarlarına karşı açılır. Bu dava, tam menfaat sahibi bir kişi adına kayıtlı bir taşınmaza karşı açılamaz. Davacının davadan feragat etmesi hukuki uyuşmazlığı sona erdirmez. İlgili herkesin ortaklığın feshini talep etme hakkı vardır. Ayrıca bir taşınmazın ortaklığın sona erdirilmesi davasına konu olabilmesi için tapu siciline kayıtlı olması gerekmektedir. Tapu kütüğüne kayıtlı olmayan taşınmazlar için ortaklığın sona erdirilmesine karar verilemez. Kişinin normal telefon veya cep telefonu kullanma hakkı, kablolu televizyon hakkı, interneti kullanma hakkı vb. ortaklığın giderilmesi davasına konu olabilir. Markalar parayla ölçülebilen haklar arasında yer aldığından Ticaret Kanunu hükümleri uyarınca iptal davasına konu olabilmektedir. Ayrıca kıymetli evraklar için de ortaklığın giderilmesi davası açılabilir. Bölünmenin anlaşma yoluyla sağlanamaması durumunda ortaklardan biri dava yoluyla ortaklığın giderilmesi için başvuruda bulunabilir (tBGB 642, 644, 885, 663, 698, 703). Davacı, müşterek veya toplam mülkiyet payının üçüncü kişiye devredilmesini istemiyorsa ihtiyati tedbir talebinde bulunabilir. Davaya tüm hissedarların katılması gerekmektedir. Eğer ortak malik reşit değilse, dava ebeveynlere veya vasiye yöneliktir. Vasi, kısıtlanan kişiye karşı açılan davayı takip etmelidir. Tarafın ölümü halinde mirasçıları sürece taraf olur. Hakim, tarafların mal paylaşımına ilişkin anlaşmasını dikkate alarak topluluğun feshine karar verebilir. Mal paylaşımı konusunda taraflar arasında anlaşmazlığın olması halinde topluluk satış veya ayni taksim yoluyla feshedilir. Mülkiyetin ayni dağıtımında mahkemenin mülkün alanını ve özelliklerini dikkate alması gerekir. Ayrıca imar mevzuatının söz konusu varlıkların ayni dağıtımına izin verip vermediği de dikkate alınmalıdır. Mal paylaşımında önemli bir değer kaybı meydana gelmişse ayni taksime karar verilemez. Bölünen kısımların eşdeğer olmaması halinde, eksik kısım, eksik kısmın bedeli eklenerek telafi edilecektir. Taşınmazın ayni olarak bölünmesinin mümkün olmadığı hallerde ortaklık satış yoluyla sona erer. Taşınmazın satışı mahkeme tarafından değil, satış müdürlüğü tarafından yapılır. Ancak ortakların tamamının bir araya gelerek satışın ortaklar arasında yapılması konusunda oybirliğiyle anlaşması halinde satış yalnızca ortaklar arasında olacaktır. Söz konusu taşınmazın bina, ağaç gibi asli unsurlarının mülkiyeti konusunda ihtilaf varsa, bu ihtilafın çözümü için ayrı bir dava açılması gerekir. Bu dava ortaklığın sona ermesi sürecinin bir parçası olarak yürütülüyor. Ortaklığın giderilmesinden sorumlu mahkeme, Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. 12 tZPO'ya göre yerel yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu bölgede bulunan mahkemedir. Hukuken bağlayıcı olan mahkeme kararındaki satış kararı, 10 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde herhangi bir zamanda icra edilebilir. Ayni taksim kararı zamanaşımına tabi değildir. Davanın her iki taraf için de benzer sonuçları olması nedeniyle ortaklığın giderilmesinde kazanan ya da kaybeden yoktur. Bu nedenle yargılama masrafları ve avukatlık ücretlerinin, satış bedelinin dağılımıyla orantılı olarak taraflara yüklenmesi gerekmektedir. ### ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ – Bağımsız bölümlerin her birinin bir paydaşa düşecek şekilde gerekirse ivaz ilavesi suretiyle aynen taksiminin mümkün olup olmadığı – Akhisar Avukat Ali SAYIM URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/ortakligin-giderilmesi-bagimsiz-bolumlerin-her-birinin-bir-paydasa-dusecek-sekilde-gerekirse-ivaz-ilavesi-suretiyle-aynen-taksiminin-mumkun-olup-olmadigi-akhisar-avukat-ali-sayim Dava, 4 adet bağımsız bölümle ilgili ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir.Mahkemece satış suretiyle ortaklığın giderilmesine karar verilmiş, hüküm davalı tarafçatemyiz edilmiştir. Davacı, 1506 no’lu parsel üzerinde kat irtifakı kurulu binada zemin kat 3 ve 4 no’luanbarlar ile birinci katta 5 no’lu ikinci katta 7 no’lu dairelerde davalı ile iştirak halinde malikolduklarını belirterek ortaklığın satış yoluyla giderilmesini dava ve talep etmiştir.Davalı cevabında; 5 no’lu bağımsız bölümün kendisine ait olduğunu bu konuda tesciltalepli dava açacağını bekletici sorun yapılmasını ve diğer taşınmazlarla ilgi olarak TMK’nınüçüncü bölümündeki, mirasın paylaşılması ile ilgili hükümlerin gereklerine görepaylaştırılmasını istemiştir.Tapu kayıtları incelendiğinde; dava konusu bağımsız bölümlerin elbirliği mülkiyethükümlerine göre davacı ve davalı adına tapu da kayıtlı olduğu ve teknik bilirkişilercehazırlanan raporlara göre, 3402 sayılı Kadastro Kanununun 22/A maddesi uygulamasısonrasına da 452 ada 17 parsel olarak kayıt altına alındığı anlaşılmıştır. Paydaşlığın (ortaklığın) giderilmesi davaları paylı ve elbirliği mülkiyeti hükümlerine tabi mallarda paydaşlar veya ortaklar arasındaki hukuki ilişkiyi sona erdiren, birlikte mülkiyetten ferdi mülkiyete geçmeyi sağlayan iki taraflı, taraflar için benzer sonuçlar doğuran davalardır.Dava konusu 2 adet anbar ve 2 adet bağımsız bölüm tarafların ortak murisi D’den verasetenintikal etmiştir.4721 sayılı TMK’nın 642/2 maddesi uyarınca “Her mirasçı, terekedeki belirli mallarınaynen, olanak yoksa satış yoluyla paylaştırılmasına kararverilmesini sulh mahkemesinden isteyebilir. Mirasçılardan birinin istemi üzerine hakim,terekenin tamamını ve terekedeki malların her birini göz önünde tutarak, olanak varsataşınmazlardan her birinin tamamının bir mirasçıya verilmesi suretiyle paylaştırmayı yapar.Mirasçılara verilen taşınmazların değerleri arasındaki fark para ödenmesi yoluyla giderilerekmiras payları arasında denkleştirme sağlanır.”650. maddesinde ise “Mirasçılar, tereke mallarından mirasçı veya ortak kök sayısıncapay oluştururlar.Anlaşma olmazsa, mirasçılardan her biri, payların oluşturulmasını sulhmahkemesinden isteyebilir. Payların oluşturulmasında hakim, yerel adetleri, mirasçılarınkişisel durumlarını ve çoğunluğun arzusunu göz önünde bulundurur.Payların özgünlenmesi mirasçıların anlaşması uyarınca yapılır. Buna olanak bulunmazsa kur’açekilir.” hükmü yer almaktadır.642. maddesinin gerekçesinde de bu düzenlemenin uygulamada terekede yer alandeğerlerin her birinin ayrı ayrı ele alınması nedeniyle aynen paylaşılmasının mümkünolmadığı, bunun da taşınmazların el değiştirmesine ve mirasçıların miras bırakanınterekesinden uzaklaştırılmasına sebep olduğu gözetilerek getirildiği açıklanmıştır. Buhükümlerden açıkca anlaşılacağı üzere hakim miras yoluyla intikal eden terekenin tamamıveya terekedeki malların her birinin göz önünde tutarak olanak varsa taşınmazların her birinintamamını bir mirasçıya vermek suretiyle paylaştırma yapılabilir. Yargıtay HGK’nın27.04.2011 günlü 2011/6-55 Esas, 2011-222 Karar sayılı ilamında da TMK 642 ve 650.maddelere göre uyuşmazlığın çözümü öngörülmüştür.Dört adet bağımsız bölümün ortaklığının giderilmesi istendiğine ve davacı ile davalıveraseten iştirakli bulunduğuna göre mahkemece öncelikle son tapu kayıtları celb edilerekbağımsız bölümlerin her birinin bir paydaşa düşecek şekilde gerekirse ivaz ilavesi suretiyleaynen taksiminin mümkün olup olmadığı uzman bilirkişiler aracılığı ile araştırılarak oluşacaksonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken belirtilen hususlar gözetilmeksizin yazılışekilde karar verilmesi doğru görülmemiş hükmün bozulması gerekmiştir.SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün BOZULMASINA,peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 10.02.2014 tarihinde oybirliği ile kararverildi.T.C. YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİEsas No : 2014/17081Karar No : 2016/1980 ### TAZMİNAT DAVALARI ALMANYADA GÖRÜLEN BAL DAVASI TELİF HAKKI VE TAZMİNAT AKHİSAR AVUKAT URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/tazminat-davalari-almanyada-gorulen-bal-davasi-telif-hakki-ve-tazminat-akhisar-avukat İlgili Kanunlar ve Sözleşmeler: Alman Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (KUG), Alman Anayasası (GG), Alman Medeni Kanunu (BGB), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (EMRK) Geçtiğimiz kasım ayında,  Alman Komedyen Jan Böhmermann, kişilerin mizahi bir şekilde eleştirildiği “ZDF Magazin Royale” adlı programında, Arıcı Rico Heinzig’e arıcılıkla ilgili Greenwashing[1] suçlaması yöneltti, bu suçlamaya satirik bir şekilde “Beewashing” adını verdi. Arıcıdan gelen yanıt ise bir dava değil, tam tersine medyatik bir karşı beyan oldu: Heinzig, bahsedilen reklam afişini oluşturmuş ve yerel Edeka marketinde astırmıştı. Ayrıca, arıcılık web sitesinde “Böhmermann Balı” adı altında Beewashing balını tanıtarak reklam yapmıştı. Sitede şu sözler bulunmaktadır: “ZDF Magazin Royale programı için bal – isteğe bağlı olarak kendi şirket markasıyla birlikte.”Jan Böhmermann, bu durumu espri olarak algılamadı ve Dresden Bölge Mahkemesi’nde (LG) bir men davası açarak karşılık verdi. Ancak beklediği sonucu alamadı. Mahkeme, reklam kampanyasını hukuka uygun buldu (Karar tarihi: 08.02.2024, Dava numarası: EV 3 O 2529/23t). Heinzig’in arıcılık işletmesinin “korunan ifade özgürlüğü hakkına sahip olduğunu ve böylece kamu yararına hizmet ettiğini” belirtti, mahkeme tarafından yapılan bir basın açıklamasında da durum aynen bu şekilde ifade edildi. Sonuç olarak mahkeme, Bay Böhmermann’ın kişilik haklarının, davacının kişilik haklarından daha yüksek bir değere sahip olmadığı sonucuna vardı.Hicivci Böhmermann, bunu karşı-taşlama değil, kendi maliyetine reklam olarak değerlendirdi: Heinzig, Böhmermann’ın adını, resmini ve ününü kullanarak haksız bir avantaj elde etmekte ve Genel Kişilik Hakları, özellikle ad ve resim haklarını ihlal etmektedir. Heinzig’in avukatı Dr. Markus Hoffmann ise, “ZDF Magazin Royale” programında mizahi bir şekilde eleştirilen kişilerin, kendilerini karşı-taşlama ile savunmaktan başka bir seçeneğinin olmadığını savundu. Buna karşın, Böhmermann’ın avukatı Dr. Torben Düsing, “İşletme karını maksimize etmek amacıyla yapılan haksız mal satışının bir hiciv olmadığını” vurguladı.LG (Landgericht) Yargıcı Heike Kremz, reklam afişini duruşmada bir kaç kez hiciv olarak nitelendirmişti. Bu davada hukuki olarak tartismali olan nokta, ortalama bir arıcı müşterisi için bu eylemin bir hiciv olup olmadığıdır. Eğer öyle değilse, müşteriler Böhmermann’ın balı gerçekten tavsiye ediyormuş gibi düşünebilirler.Reklamın satirik karakteri bu durumda belirgin miydi?Bu soruya cevap vermeden önce, öncelikle bazı yargı kararlarına göz atmak gerekir.“Finans Bakanının İstifası” başlıklı satirik reklamDavacı Oskar Lafontaine 11 Mart 1999 tarihinde Maliye Bakanı ve SPD Genel Başkanı olarak görevlerinden istifa etti. Davalı, S-AG adlı araç kiralama şirketinin bir iştiraki olarak araç leasing işini yürütmektedir. Davalı şirketin talimatı ile 21 Mart 1999’da “Welt am Sonntag” gazetesinde yarım sayfalık bir reklam ve 22 Mart 1999’da FAZ gazetesinde çift taraflı bir reklam  – her ikisi de davacının onayı olmaksızın- yer almıştır. Portreler, o dönemin federal hükümetinin, davacının da aralarında bulunduğu 16 üyesini, hala tanınabilir bir şekilde davacının resmini çizili olarak göstermektedir. Reklam sloganı şu şekildedir: “S, deneme sürecindeki çalışanlar için de arabaları kiralar.” Davacı, davalıdan 250.000 DM (127.822,27 Euro) tutarında bir telif hakki ücreti talep etmiştir. Davacı, davalının tanınırlığına dayanarak resmini zorla ticarileştirdiğini ve reklam amaçlarıyla kullandığını iddia etmiştir. Davalı, dava ile karşı çıkmıştır.Mahkemeye göre;(1) Bir portrenin izinsiz ticari kullanımı genellikle uygun lisans ücretinin ödenmesi talebini hakli kılar – ister tazminat ister sebepsiz zenginleşme açısından olsun – tasvir edilen kişinin ödeme karşılığında portresinin dağıtımı ve kamuya açık çoğaltılması için lisans vermeye istekli olup olmadığı veya bunu yapıp yapamayacağı önemli değildir.2. Yakin tarihten tanınmış bir şahsiyet, genellikle kendi benzerliğinin üçüncü şahıslar tarafından reklam amaçlı kullanılmasına müsamaha göstermek zorunda değildir. Ancak burada da bir menfaat dengelemesi söz konusudur ve günün güncel bir olayını hicivli bir şekilde ele alan bir reklamda başka bir kişinin benzerliğinin kullanılmasının ilgili kişi tarafından kabul edilmesi gerekebilir.Sonuç olarak, mahkeme bu reklamın hiciv içerdiğine karar vermiş ve telif ücretinin ödenmesi talebi reddedilmiştir. Bir sendika liderinin görüntüsünün reklam amacıyla yayınlanmasıDavacı, davalı tarafından bir görselin yayınlanması nedeniyle ihtiyati tedbir ve telif hakki ücretlerinin ödenmesini talep etmektedir.Davacı 2008 yılından beri A sendikasının federal başkanıdır. Davalı, uluslararası alanda faaliyet gösteren bir araç kiralama ve leasing şirketi olan …-SE’nin bir iştirakidir. …, 2014 sonbaharından Mayıs 2015’e kadar D-AG’de toplam 420 saat süren ülke çapında toplam dokuz grev düzenlemiş, bu grevler ülke genelinde dikkat çekmiş ve kamuoyunda büyük tartışmalara konu olmuştur. 6 Kasım 2014 tarihinde X gazetesinde davalının tam sayfa ilanı  davacının portre fotoğrafı ve aşağıdaki metinle birlikte yayınlanmıştır: “Ayın çalışanı. (Tüm tren istasyonlarında ve “x.de” adresinde ucuz araba kiralama). Sol üstte ise davacının adı ve “sendika lideri” ibaresi yer alıyordu.Mahkemeye göre,1) Federal Adalet Divanı’nın “Lafontaine” kararında reklamlar bağlamında görüntülerin yayınlanmasının kabul edilebilirliğine ilişkin olarak ortaya koyduğu ilkeler sadece siyasetçiler için geçerli değildir. Daha ziyade, belirleyici faktör, tasvir edilen kişinin ilişkilendirildiği yakın tarihteki bir olayın hiciv niyetiyle ele alınıp alınmadığıdır.2. Görselde bir sendika başkanına atıfta bulunuluyorsa, sendika başkanı örgütlenme özgürlüğüne atıfta bulunarak kendini buna karşı savunamaz.Sonuc olarak, mahkeme bu reklamın hiciv amaçlı olduğuna ve telif hakki ücreti ödenmesi ve ihtiyati tedbir taleplerinin reddine karar vermiştir. İzinsiz reklam – Joschka Fischer için lisans ücretiDavacı, davalıdan lisans ücretinin ödenmesini ve avukatlık ücretinin iadesini talep etmektedir. Davacı Federal Meclis üyesi ve eski Federal Dışişleri Bakanıdır. Davalı, söz konusu gazeteyi yayınlamaktadır. Bu gazete, yine davalı tarafından yayınlanan ve sıkıştırılmış bir biçimde daha az içerikle yarıya indirilmiş bir formata sahip olan gazetenin kompakt bir baskısıdır. Eylül 2005’te başlatılan bir tanıtım kampanyasının bir parçası olarak davalı, küçük çocukların yüz hatlarını verdiği tanınmış kişilerin yüzlerinin resimlerini birleştirerek reklamlar yayınlamıştır. Tasvir edilen kişiler tanınabilir olmaya devam etmiştir. Bu kampanyanın bir parçası olarak, davalı ayrıca 30 Ağustos 2005 ile 1 Ekim 2005 tarihleri arasında davacının portresini rızası olmadan hem tek bir resim olarak hem de diğer ünlülerle birlikte kullanmıştır. Yayınladığı gazetelerin birçoğunda davacının değiştirilmiş görüntüsü ile reklamlar yayınlamıştır. Davacının portresi 2005 yılı sonuna kadar gazetenin ana sayfasında da yer almaya devam etmiştir.Mahkemeye göre;Bir reklamda yer alan görüntü, reklamda editoryal haberciliğe tanınabilir bir referans yoksa ve bu nedenle izleyici görüntüyü yalnızca bir reklam aracı olarak anlıyorsa, kişinin kendi imajı hakkına ve dolayısıyla genel kişilik hakkına müdahale etmis sayilir.Sonuc olarak mahkeme, sadece bir reklam aracı (göz alıcı) olarak görüntünün güncel bir olay hakkında yorum teşkil etmediğine ve telif hakki ücretinin ödenmesi talebinin kabul edildiğine karar vermiştir.“Böhmermann Bal” uyuşmazlığı özelinde, öncelikle tarafların menfaatleri ortaya konmalıdır. Böhmermann’ın kişilik hakları çeşitli yasalar tarafından korunmaktadır. İlk olarak, Böhmermann’ın kişilik hakkı Alman Anayasası’nın (GG) 1. Maddesi ile bağlantılı olarak 2. Maddesi ile güvence altına alınmıştır. Ayrıca, Alman Medeni Kanunu (BGB) Madde 12 Böhmermann’ın isim hakkını ihlale karşı korumaktadır. Buna ek olarak Böhmermann, Alman Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (KUG) Madde 22 uyarınca kendi imajı üzerindeki hakkının garanti altına alınmasını talep edebilir. KUG Madde 22’ye göre, resimler tasvir edilen kişinin rızası olmadan dağıtılamaz veya kamuya gösterilemez. Sonuç olarak Böhmermann, BGB Madde 823 I, 1004 I, 2 uyarınca bir talepte bulunma hakkına sahip olabilir. Buna ek olarak, telif hakki ücretlerinin ödenmesini talep edebilir.Arıcı ile ilgili olarak, somut olayda, Heinzig’in tepkisinin Madde 5 I 1 GG anlamında ifade özgürlüğü ve Madde 5 III 1 GG kapsamında sanatsal özgürlük olarak kabul edilebileceğini belirtmek gerekir. Ayrıca, görüntüler yakın tarihten taninmiş birine aitse, KUG Madde 22 kapsamında istisnai olarak izinsiz dağıtılabilir. Bu noktada öncelikle davacının görüntüsünün kullanılması ve adının zikredilmesiyle kişilik haklarının hukuka aykırı bir şekilde ihlal edilip edilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Davacının görüntüsünün yakin tarihten olduğu varsayılsa bile, tasvir edilen kişinin meşru bir menfaati ihlal ediliyorsa, yayın için izin yoktur.Davacının genel kişilik hakları ile Alman Anayasası’nın 5. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesi ve AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki ifade özgürlüğü birbirlerine karşı tartılmalıdır. Buna ek olarak, GG Madde 5 paragraf 3 cümle 1 kapsamındaki sanat özgürlüğünün de arıcının lehine olup olmadığı cevaplanmalıdır.Genel bağlamda, buradaki başlangıç noktası, mevcut olayda reklamın hiciv karakterinin tanınabilir olup olmadığını incelemek olacaktır. Böhmermann’ın bir politikacı olarak tanınabilir olduğunu varsayarsak, alıcılar Böhmermann’ın gerçekten balı tavsiye etmediğini ve bu reklamın hiciv olduğunu anlayabilir. Bu durumda Böhmermann, § 22 KUG anlamında yakın tarihten bir kişi olarak kabul edilir ve fotoğrafları izin alınmaksızın kullanılabilir. Ancak, bir komedyenin bir politikacı kadar tanınmış olmayacağı ve ortalama bir arıcılık ürünleri alıcısının reklamı hiciv olarak kabul etmeyeceği varsayıldığında, Böhmer yukarıda belirtilen hakları ileri sürebilir. Böhmermann’ın avukatı şimdiden temyize başvuracağını açıkladı. Daha kapsamlı bir değerlendirme yapabilmek için bir üst mahkemenin kararını beklemek yerinde olacaktır.Açıklama: Bu yazı 4.3.2024 tarihinde Martin Luther Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk kürsüsünde, Dipl.-Jur. Lukas Hundertmark ve Dr. Katharina Bernheim- Engler, LL.M (Berkeley) tarafından hazırlanıp sunulmuş olan “ Der Honigstreit” adli temanin genişletilmesi yoluyla kaleme alinmistir.                                                         AYŞE SAYIM           AKADEMİSYEN / HUKUK DANIŞMANI ### Tahliye Taahhütnamesinin Boş Olarak İmzalanması Kira davaları Akhisar Avukat URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/tahliye-taahhutnamesinin-bos-olarak-imzalanmasi-kira-davalari-akhisar-avukat Kira sözleşmesiyle birlikte veya kira sözleşmesi tanzim edildikten sonra boş olarak tahliye taahhütnamesi imzalanmış olması halinde söz konusu tahliye taahhütnamesi içeriği kiraya veren tarafından istediği şekilde doldurulmaktadır. Kanun ve içtihatlar beyaza imza atılması halinde boş kağıdın üzerinin kiraya veren tarafından nasıl ve ne şekilde doldurulacağının imza eden kiracı tarafından kabul edildiğinin var sayılması gerektiğine işaret etmektedir. Ancak kiracı söz konusu boş olarak imzalanmış olan tahliye taahhütnamesinin anlaşmaya aykırı şekilde doldurulduğunu ya da kira sözleşmesi ile aynı tarihte imzalandığını sadece yazılı delil ile ispat edebilecektir. Bu konuda tanık dinletilmesi de mümkün olmayıp sadece karşı tarafın muvafakat göstermesi halinde tanık dinletilmesi mümkündür. Kısacası boş olarak imzalanmış olan tahliye taahhütnamesinde şeklin noksanlıklar bulunmuyorsa ve imza eden bu taahhütnamenin anlaşmaya aykırı şekilde doldurulduğunu yazılı belge ile ispat edemiyorsa TAHLİYE DAVASININ KAZANILMASI KAÇINILMAZDIR.Bu konuda YARGITAY 3. Hukuk Dairesinin Esas No: 2022/8307 Karar No: 2023/168 ve 21-02-2023 tarihli kararını sizlerle paylaşıyoruz:ÖZET: 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 200 üncü maddesi; “(1) Bir hakkın doğumu,düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukiişlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirdesenetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarmagibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu maddeuyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açıkmuvafakati hâlinde tanık dinlenebilir. “ şeklinde olup 6100 sayılı Kanun’un 201 inci maddesinde ise“Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracakveya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsabile tanıkla ispat olunamaz.” düzenlemesi bulunmaktadır. Temyiz olunan bölge adliye mahkemesikararında; hukuki ilişkinin ve bu ilişki nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığa uygulanması gerekenhukuk kurallarının doğru şekilde belirlendiğinin, davalı tarafın savunmasını yazılı delilleispatlayamadığının anlaşılmasına göre, davalının temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygunbulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.(6098 S. K. m. 39, 352) (6100 S. K. m 200, 201) (YHGK. 28.05.2008 T. 2008/6-369 E. 2008/394 K.)Dava ve Karar: Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlkDerece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir.Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurununesastan reddine karar verilmiştir.Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartıve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulünekarar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgelerincelenip gereği düşünüldü:I. DAVADavacı; 15.01.2020 başlangıç tarihli yazılı kira sözleşmesi ile kiracı olan, davalının 14.02.2020 tarihlitahliye taahhüdü ile taşınmazı 15.01.2021 tarihinde tahliye edeceğini taahhüt ettiğini, davalının15.01.2021 tarihinde taşınmazı tahliye etmemesi üzerine aleyhine icra takibi başlattığını, davalınıntahliye emrine itiraz ederek takibi durdurduğunu, itirazın haksız olduğunu ileri sürerek; itirazın iptaliile takibin devamına, davalının dava konusu taşınmazdan tahliyesine karar verilmesini talep etmiştir.II. CEVAPDavalı; tahliye taahhüdünü iki nüsha olarak kira sözleşmesi ile birlikte tarih koymadan imzaladığını,tarihin davacı tarafından daha sonra ve maddi gerçekliğe aykırı olarak taahhütnameye eklendiğini,tahliye taahhütnamesinin kanunun emredici kurallarına aykırı olarak düzenlendiğini, uzun süre ilekullanacağı gerekçesiyle kiraladığını ve yüksek miktarda masraf yaptığını, kira ilişkisinin devamettiğini, yeni döneme ilişkin kira ve aidat ödemelerini yaptığını savunarak, davanın reddini istemiştir.III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARIİlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla: taraflar arasında dava konusutaşınmazın kiralanması amacıyla 15.01.2020-15.01.2021 tarihleri arasını kapsar şekilde kirasözleşmesinin akdedildiği, davalının tahliye taahhütnamesi ile dava konusu taşınmazı 15.01.2021tarihinde tahliye edeceğini taahhüt ettiği, davalının imzaya itirazının olmaması nedeniyle tahliyetaahhütnamesinin geçerli olduğu, davalının tahliye tarihi ile kira sözleşmesinin aynı tarihli olduğuiddiasını yazılı delille ispatlayamadığı gerekçesiyle, davanın kabulü ile itirazın iptali ile takibindevamına, davalının kiralanandan, tahliyesine karar verilmiştir.IV. İSTİNAFA. İstinaf Yoluna Başvuranlarİlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davalı vekili istinafbaşvurusunda bulunmuştur.B. İstinaf SebepleriDavalı vekili dilekçesinde; tahliye taahhüdünün kira sözleşmesi ile birlikte imzalandığını ve kirasözleşmesinin eki gibi görüldüğü için taahhütnameye ayrıca tarih yazılmadığını, tahliyetaahhütnamesinin kanunun emredici hükümlerine aykırı olarak düzenlendiğini, deliller toplanmadan vetanıklar dinlenmeden karar verildiğini ileri sürerek; kararın kaldırılmasını ve davanın reddine kararverilmesini istemiştir.C. Gerekçe ve SonuçBölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; takibe dayanak yapılan vehükme esas alman. 15.01.2020 başlangıç tarihli ve 1 yıl süreli, çelik çatılı kapalı depo işyeriniteliğindeki kira sözleşmesi hususunda taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığı, davalıkiracı şirketin adi yazılı olarak 14.02.2020 tarihinde düzenlediği tahliye taahhütnamesi ile kiracı olarakoturduğu yeri 15.01.2021 tarihinde tahliye edeceğini kabul ve taahhüt ederek taahhütnameyiimzaladığı, kural olarak kira ilişkisi kurulduktan sonra verilen tahliye taahhütnamesinin kiracınınserbest iradesi ürünü olduğunun kabul edileceği, davacı kiraya veren şirket vekilinin 14.02.2020düzenleme, 15.01.2021 tahliye tarihli, tahliye taahhütnamesine dayanarak yasal süresinde tahliyetalepli icra takibi başlattığını, kira sözleşmesinin süresinin sözleşmenin taraflarınca her zaman uzaltılıpkısaltılabileceğini, kiracı tarafından, tarih yazılmadan boş kağıda, beyaza imza atılması halinde boşkağıdın üzerinin kiraya veren tarafından nasıl ve ne şekilde doldurulacağının imza eden kiracıtarafından kabul edildiğinin kabulü gerektiği, tahliye taahhütnamesinin verildiği tarihten itibaren 6098Sayılı TBK’nın 39 uncu maddesi gereğince taahhütnamenin iptali için bir dava da açılmadığı, tanzimtarihi bulunmasa da tahliye taahhüdünde “içinde kiracı olarak bulunduğum” ibaresinin yazılmasınedeni ile kira sözleşmesinden daha sonra düzenlendiği anlaşılan tahliye taahhüdünün geçerli olduğugerekçesiyle davalı tarafın istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.V. TEMYİZI. Uyuşmazlık ve Hukuki NitelendirmeUyuşmazlık, tahliye taahhütnamesine dayalı olarak başlatılan icra takibe yönelik itirazın iptali istemineilişkindir.İlgili Hukuk1-6098 sayılı I ürk Borçlar Kanununun 352 nci maddesinin birinci fıkrasının ilgili bölümü şöyledir:“Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene kartı, kiralananı belli bir tarihteboşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihtenbaşlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir. “2-Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, 28.05.2008 tarihli ve 2008/369 E., 2008/394 K. sayılı kararınınilgili bölümü şöyledir;“…Öncelikle belirtilmelidir ki, boş olarak altı imzalanıp verilen bir belgenin üstünün taraflar arasındakianlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının tanıkla ispatının olanaklı olmadığında; ancak yazılıdelille ispatı gerektiğinde ve yazılı delil de yoksa dayanılmış olması koşuluyla yemin delilinin sözkonusu olabileceğinde uyuşmazlık bulunmamaktadır,… “3-Yine 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 200 üncü maddesi; “(1) Bir hakkın doğumu,düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukukiişlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirdesenetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarmagibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu maddeuyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açıkmuvafakati hâlinde tanık dinlenebilir. “ şeklinde olup 6100 sayılı Kanun’un 201 inci maddesinde ise“Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracakveya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsabile tanıkla ispat olunamaz.” düzenlemesi bulunmaktadır.3.DeğerlendirmeTemyiz olunan bölge adliye mahkemesi kararında; hukuki ilişkinin ve bu ilişki nedeniyle ortaya çıkanuyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kurallarının doğru şekilde belirlendiğinin, davalı tarafınsavunmasını yazılı delille ispatlayamadığının anlaşılmasına göre, davalının temyiz itirazlarının reddiile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.VI. KARARAçıklanan sebeplerle;Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunumun 370inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,Aşağıda yazılı bakiye temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine,Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine. 21.02.2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤) ### BOŞANMA DAVASINDA TAZMİNAT VE KUSUR DURUMU – AKHİSAR AVUKAT URL: https://sayimhukukdanismanlik.com/bosanma-davasinda-tazminat-ve-kusur-durumu-akhisar-avukat Boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurlu ise eşit kusurlu eş yararına maddi tazminata karar verilemez. Boşanma davalarında tazminatı ve tazminat miktarını belirleyen en önemli unsur TARAFLARIN KUSUR DURUMUDUR. öncelikli olarak birisi lehine tazminata hükmedilebilmesi için yapılan yargılama neticesinde kusursuz veya karşı taraftan daha az kusurlu olması gerekmektedir. Karşı tarafın tam kusurlu veya ağır kusurlu olması halinde farklı bir durum meydana gelmedikçe tazminat alınabilmesi mümkündür. Kusur durumunun tespit edilmesi ve yargılamada tazminata hak kazanabilmenin en iyi yolu yargılama usulünün doğru takip edilmesi ve iddiaların ispat edilmesinden geçmektedir. Bu konuda Yargılamanın Boşanma Avukatı aracılığı ile takip edilip sağlıklı bir süreç yürütülmesi doğru olacaktır.T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2019/7034 K. 2020/773 ve 5.2.2020 Tarihli Kararında konuyla ilgili olarak tarafların kusur durumunun tazimat konusunda etkili olacağını, eşit kusur olması halinde tazminata hükmedilemeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Karar içeriği aşağıdaki şekildedir:KARAR : 1-)Evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı olarak açılan karşılıklı boşanma davalarının, ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonucunda, erkeğin boşanma davasının reddine, kadının karşı davasının kabulüne, tarafların Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, 5.000 Türk lirası maddi, 10.000 Türk lirası manevi tazminatın davacı-karşı davalı erkekten alınarak, davalı-karşı davacı kadına verilmesine karar verilmiş, hüküm davacı-karşı davalı erkek tarafından kusur belirlemesi ve aleyhine hükmedilen tazminatlar, davalı-karşı davacı kadın tarafından tazminatların miktarı ve vekalet ücreti yönünden istinaf edilmiştir. Bölge adliye mahkemesince ilk derece mahkemesi kararının yeterli gerekçeden yoksun olduğu, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 297/1-e maddesindeki unsurları içermediği belirtilerek davacı-karşı davalı erkeğin bu yöne değinen istinaf başvurusunun kabulüne, tarafların sair istinaf sebeplerinin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, gerekçesiz hüküm oluşturulmakla deliller tartışılmamış ve değerlendirilmemiş olduğundan hükmün HMK 353/l/a-6 m. uyarınca istinaf konusu edilmeyen ve kesinleşen asıl davada boşanmanın kabulüyle karşı davanın reddi kısımları dışındaki bölümleri yönünden kaldırılarak, gereğinin yapılması için dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.Bölge adliye mahkemesinin kaldırma kararı üzerine, ilk derece mahkemesince yargılamaya devam olunmuş, bu kez asıl davanın reddi ile karşı davada boşanma açısından verilen karar kesinleşmiş olduğundan yeniden karar verilmesine yer olmadığına, 5.000 Türk lirası maddi, 10.000 Türk lirası manevi tazminatın davacı-karşı davalı erkekten alınarak, davalı-karşı davacı kadına verilmesine karar verilmiş, hüküm gerekçesinde davacı-karşı davalı erkeğin eşini tehdit ettiği, eşine hakaret ettiği, eşinin arabasının aküsünün kutup başlarını söktüğü ve eşinin aracını sakladığı, davalı-karşı davacı kadının ise birlik görevlerini ihmal ettiği kabul edilerek, davacı-karşı davalı erkeğin daha fazla kusurlu olduğu belirtilmiştir.İlk derece mahkemesi kararı davacı-karşı davalı erkek tarafından, kusur belirlemesi, aleyhine hükmedilen tazminatlar, yargılama gideri ve vekalet ücreti yönünden, davalı-karşı davacı kadın tarafından ise kusur belirlemesi ve tazminatların miktarı yönünden istinaf edilmiş, bölge adliye mahkemesince ilk derece mahkemesince davacı-karşı davalı erkeğe kusur olarak yüklenen, eşine hakaret etme ve tehditte bulunma eylemlerine, davalı-karşı davacı kadın tarafından dilekçeler aşamasında dayanılmadığından, kusur tespitine esas alınmasına imkan bulunmadığı, davacı-karşı davalı erkeğin, kadına ait aracın aküsünün kutup başlarını söktüğüne ilişkin, görgüye dayalı tanık beyanı bulunmadığından, kusur belirlemesine esas alınamayacağı, yapılan soruşturma ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı erkeğin, davalı-karşı davacı kadına ait otomobili sakladığı, müşterek evin kapı kilidini değiştirdiği, davalı-karşı davacı kadının ise ev işlerini gereği gibi yapmadığı hususlarının sabit olduğu gerekçesi ile boşanmaya neden olan olaylarda, davacı-karşı davalı erkeğin ağır kusurlu olduğu kabul edilerek, davalı-karşı davacı kadının kişilik haklarına saldırı bulunmadığından bahisle manevi tazminat talebinin reddine, davacı-karşı davalı kadın lehine hükmedilen maddi tazminatın tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur derecelerine, paranın alım gücüne zedelenen mevcut ve beklenen menfaatlerin kapsamına nazaran az olduğu gerekçesi ile davalı-karşı davacı kadın lehine 18.000 Türk lirası maddi tazminata karar verilmiştir.Hüküm davacı-karşı davalı erkek tarafından temyiz edilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden bölge adliye mahkemesince tarafların kabul edilen ve gerçekleşen kusurlu davranışları yanında, davalı-karşı davacı kadının eşinin aile fertlerine hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya sebep olan olaylarda; tarafların eşit kusurlu olduğunun kabulü gerekir. Bu husus gözetilmeden yanılgılı değerlendirme sonucu davacı-karşı davalı erkeğin ağır kusurlu olduğunun kabulü doğru olmamış ve bozmayı gerektirmiştir.2-)Yukarıda 1. bentte açıklandığı üzere boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda taraflar eşit kusurludur. Boşanmaya sebep olan olaylarda eşit kusurlu eş yararına maddi tazminata karar verilemez. Davalı-karşı davacı kadın yararına Türk Medeni Kanunu’nun 174/1. madde koşulları oluşmamıştır. O halde davalı-karşı davacı kadının maddi tazminat talebinin reddine karar vermek gerekirken, hatalı kusur belirlemesinin sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir. ## Sık Sorulan Sorular ### Senet karşılığında para verdim geri alabilir miyim? Alacakların tahsili İcra İflas Hukuku kapsamında olup, elde bulunan sözleşme veya senedin niteliğine göre dava açılıp veya doğrudan icra takip yoluna başvurularak alacağın tahsili sağlanır. Bu hususta hak kayıpları yaşanmaması için Avukatlardan hukuki yardım alınmasında fayda vardır. ### Anlaşmalı Boşanma İçin Nasıl Bir Yol İzleyebilirim? Anlaşmalı boşanma davaları Aile mahkemesinin görev alanına girmekte olup çekişmeli boşanma davalarına nazaran daha kısa bir süreci kapsamaktadır. İzlenmesi gereken en iyi yol iyi bir hukuki yardım alıp veya avukat eşliğinde bu davanın açılmasıdır. Dava dilekçesinin ve boşanmanın sonuçlarını içeren protokolün yetkin avukatlarca düzenlenip mahkemeye sunulması tarafların hak ve menfaatlerinin korunması açısından önem taşımaktadır. Aksi durumlarda hak kayıplarının yaşandığı sıklıkla görülmektedir. Akhisar Aile Mahkemesinde görülecek olan Anlaşmalı Boşanma davalarında çoğu zaman 1 veya 2 hafta içinde neticeye bağlanmakta olup tarafların ve vekillerin gayretiyle bu süreç oldukça kısa tutulabilmektedir. Tabi bu hususta Mahkemenin iş yoğunluğu durumu da önem arz etmektedir. ### Miras Kalan Taşınmazların Paylaşılması Konusunda Diğer Mirasçılarla Anlaşamıyoruz Ne Yapmalıyız ? Miras toplumumuzda hem maddi hem de manevi bir kıymete sahip olup bu nedenle kimse hakkı olan mirastan mahrum kalmamalıdır. Ancak özellikle kırsal kesimlerde kız çocuklardan, kardeşlerden mal kaçırma amaçlı diğer mirasçılar bazı girişimlerde bulunarak bir kısım mirasçıları saf dışı bırakıp baba toprağıdır anlayışı ile tüm mirasa sahip olmak istemektedir. Yapılan bu girişimler çoğu zaman muvazaalı işlemler olarak karşımıza çıkar ve bu hususlar tapu iptal ve tescil davalarının kapsamına girmektedir. Eğer mirasçılar bu tarz girişimlerde bulunmamış yani mirası başkalarına muvazaalı olarak devretmemiş ancak bir kısım mirasçıların fiili olarak kullanımını engelleyerek kişileri mirastan mahrum bırakıyorsa, söz konusu taşınır veya taşınmazlardan mahrum kalan kişiler dava yolu ile miras üzerinde kurulan paydaşlığın, ortaklığın giderilmesini isteyeceklerdir. Bu dava yolu ortaklığın giderilmesi davasıdır, İzale-i Şuyu davası olarak da bilinir. izale-i Şuyu davası sadece mirastan kaynaklanan paydaşlık durumunda değil diğer sebeplerle menkul ve gayrimenkuller üzerinde kurulan paydaşlıklar ve ortaklıklar hususunda da ortaklığın giderilmesi için açılabilir. ## İletişim Sayım Hukuk Bürosu, Akhisar/Manisa bölgesinde hukuk faaliyetleri yürütmektedir. - Adres: Ragıpbey Mah. 19. (Mustafa Abut) Cad. No:87/4 Akhisar/Manisa - Telefon: +90 507 057 07 66 - E-posta: av.alisym@gmail.com - Pazartesi/Cumartesi: 08:00 - 18:00 - Pazar: Kapalı